17 Nisan 2014 Perşembe

KONSTANTİN MİHAVLOVİÇ SİMONOV




























KONSTANTİN SİMONOV
"Bekle Beni" diye yazmış Konstantin Simonov, hayatının en büyük ve muhtemelen tek aşkına. Alman uçaklarının bombardımanı altında, karlı cephelerde, korku etrafta kol gezerken, herkes kendilerinden ümidi kesmişken ve uzaklarda normal hayatlar yaşanırken, aşkın en uzak olması gereken savaş alanlarından sevgilisine haykırmış "Bekle Beni" diye. 


Konstantin Simonov, II. Dünya Savaşı sırasındaki meşhur Stalingrad savunmasında yer alan, asıl mesleği makina mühendisliği olup gazetecilik ve edebiyata gönül vermiş bir Rus. 1943'te evlendiği Valentina Serova'ya deliler gibi aşık, hem de onu bir tren istasyonunda ilk kez gördüğü günden itibaren. Serova o zamanlar Rus sinemasının yeni yeni parlayan yüzlerinden biri. Yukarıda bahsedilen şiir, Simonov karısını geride bırakıp da cepheye gitmek zorunda kalınca, ona duyduğu özlemin ateşiyle yazılıyor ve ilginç ve beklenmedik bir şekilde yayılıyor. Simonov şiiri izne giden bir askerle karısına gönderiyor. Asker şiiri Simonov'un çalıştığı gazeteye götürüyor ve gazete de şiiri beğenerek yayımlıyor. Daha sonra ağızdan ağıza yayılarak değişik melodilere bürünüyor, hepsi hüzünlü pek çok şarkıya güfte oluyor. Şarkılar öyle popüler oluyor ki, Simonov mektubunun gidip gitmediğini bile bilmezken, bir gün cephede kendi şiirinin bestelenmiş halini bir askerin ağzından duyuyor.

Lemi Özgen’in K Dergisi’ndeki yazısı:

‘Simonov, yaşadığı süre boyunca sevmekten bir an bile vazgeçmediği Valentina Serova’yı ilk kez Moskova yakınlarında bir tren istasyonunda gördü. O zamanlar 21 yaşında ve Sovyet sinemasının oldukça ünlenmiş bir sanatçısı olan Serova, sarı saçlı, ince ve uzun boylu, güzel bir kadındı. O yaz günü Moskova yakınlarındaki Kolomenskoye istasyonunda tesadüfen Valentina’yı gören Simonov, genç kadına hemen o anda vurulduğunu hep anlattı. 

Simonov’un anlattığına göre, ‘Bolahnin dantelleri ve Gorodets işlemeleriyle süslü gök mavisi bir elbise giymiş olan Valentina, uçuşanları saçları, yaramazca havalanan eteği ve boynundaki beyaz inci gerdanlığıyla’ çok güzel bir kadındı ve ona áşık olmamak imkansızdı. 1943’de evlendiler. Simonov, Valentina’ya ‘Senin yüzün benim kaderim’ diyordu ve bu kaderi severek yaşıyordu. 

Sonra savaş yılları geldi. Simonov, cephelerde kanlı savaşların içinde Valentina’ya yazmayı hiç aksatmadı. Bekle Beni’den sonra Seninle ve Sensiz, Kızma Yazarsam adlı uzun şiirlerini hep bu dönemde ve tabii Valentina Serova için yazdı. Bunları gönderip gönderememek, Valentina’nın bunları okuyup okumaması değildi önemli olan. Önemli olan onun Valentina’ya olan aşkını her gün, her dakika, her sabah, her akşam fısıldayabilmesiydi. Gerisi önemsizdi ve Simonov daha sonra da söylediği gibi, bunu yapamazsa çıldıracağını biliyordu. 

Savaş bitti. Simonov, Valentina’nın yanına döndü. Bazı şeylerin yolunda gitmediğini de işte ilk kez o günlerde anladı. Yaşam, insanlar, ilişkiler zaten değişmek zorundaydı ve savaş bu değişimi daha da hızlandırmıştı. Valentina, Sovyet sinemasının en ünlü yıldızlarından biriydi artık. Simonov ise sanki Stalingrad cephesinde yaşıyordu hálá. Uğruna ölümlere gidip geldiği, sadece ona kavuşmak umuduyla hayatta kalabildiği bu kadını artık pek tanıyamıyordu. O hálá ılık bir yaz gününde muzip bir rüzgarın eteklerini havalandırdığı, sarı saçlı bir kadın görmek istiyordu ama göremiyordu. 

Nedir, aşkından ve sevgisinden de asla vazgeçmiyordu. Valentina’nın dedikodulara yol açan bir hayat sürmesi, ortalıkta bazı yakışıklı sinema aktörlerinin adının dolaşması da Valentina’ya olan aşkını zerre kadar azaltmıyordu ama bir insan olarak etkilenip günün birinde bu canı kadar sevdiği kadını incitebileceğinden de korkuyordu. 

Belki de böyle bir şey yapmamak, Valentina’yı kırmamak için 1957’de hiçbir açıklama yapmadan onu terk etti. Simonov, bir zamanlar beklemesi için yalvardığı kadını karlı bir Moskova sabahı bırakıp gitti ve bir daha hiç geri dönmedi. 

Yazmayı yoğunlaştırdı. Albayın Aşkı, Savaşsız Yirmi Gün, Günler ve Geceler, Savaş Günleri, İnsan Asker Doğmaz ve Silah Arkadaşları gibi kitapları yazdı. Sovyet Yazarlar Birliği Başkanı seçildi. Türkiye de dahil birçok ülkeye gitti. 

Valentina Serova 1975 yılında öldü. Simonov cenazeye katılmadı. Ertesi sabah Serova’nın mezarının üzerinde bir saksı içinde mavi hareli, sarı yapraklı bir hercai menekşe çiçeği bulundu. Kırmızı saksıya küçük beyaz bir kağıt yapıştırılmıştı ve kağıtta işlek bir el yazısıyla ‘Zhdi Meny’ yani ‘Bekle beni’ yazıyordu. Bu çiçeği kimin bıraktığı ve küçük notu kimin yazdığı daha sonraki günlerde Simonov’a defalarca soruldu. Simonov her defasında acı bir gülümsemeyle yetindi ve cevap vermedi. Yıllar önce ‘Sağ kalışımın sırrını yalnız senle ben bileceğiz, bütün sır senin beklemeyi bilmende’ diye yazmıştı ve sevdiği kadın da onu beklemişti. Şimdi bekleme sırası ondaydı. 

Konstantin Mikhailovich Simonov, 28 Ağustos 1979’a kadar bekledi. 

Sonra kendisini bekleyen sevdiği kadının yanına gitti. 


Kaynak:İlham avcısı,K Dergisi

Bekle beni, döneceğim
Bütün direncinle bekle beni.
Bekle hüzün yağmurları
Gökyüzünü kaplayınca,
Karakış üşütürken bekle,
Sarısıcaklar yakarken bekle.
Kimseler beklemezken bekle beni,
Unut anılarla yüklü bir geçmişi
Ne bir mektup ne bir haber
Gelmesin ne çıkar, bekle beni
Bekle beni döneceğim
Bekle, yalnızca sen bekle beni.
Bekle beni döneceğim, bırak
Beklemekten usanmış dostlarım
Oğlum, anam, yoldaşlarım
Öldüğümü sansınlar benim
Umudu kesip bir ateşin başında
Beni yadedip içsinler ama sen
İçme sakın yürek acısı o şaraptan
İnançla, sabırla bekle beni.
Bekle beni, döneceğim
Tüm ölümlere inat bekle.
Çünkü o büyük bekleyişin
Düşman ateşinden kurtaracak beni.
Bekle kızgın sıcaklar içinde,
Karlar savrulurken bekle beni,
Yalnızca seninle ben, ikimiz
Ölümsüz olduğumuzu bileceğiz;
O sırrı, o hiç kimsenin bilmediği.
Kimseler beklemezken
Beni beklediğini.

KONSTANTİN SİMONOV






















İçinde müzik olmayan insan, tatlı seslerin uyumuyla heyecanlanmayan insan; 
hainliklere kötü hilelere yağma ve yıkımlara yatkındır 
Ruhunun içgüdüleri geceler kadar uyuşuktur 
ve duyguları cehennem kadar karanlıktır.


William Shakespeare

14 Nisan 2014 Pazartesi

Orhan Veli Kanık, ölümsüzleştiğinde yüreğinde sevdiği bir kadın, cebinde 28 kuruş olan şair

Orhan Veli Kanık, ölümsüzleştiğinde 
yüreğinde sevdiği bir kadın, cebinde 28 kuruş olan şair

10 Kasım 1950 akşamıydı. Ankara’daydı… İncecik yapılı, uzun boylu genç bir adam, aklında ve dilinin ucunda sözcükleri, yanından hiç eksik etmediği hüznünü yüklenmiş, karanlık yolda yürüyordu… Karanlığın içinde Ankara belediyesinin kazdırmış olduğu çukuru görmedi ve düştü. Başından yaralanmıştı. Aldırmadı… Bir iki gün sonra İstanbul’a geldi. Zaten o sıralar, aklı fikri hep İstanbul’a gitmekteydi. Bağlandığı kadın İstanbul’daydı… İstanbul’a geldi ve 14 kasım akşamı, yemek yerken olduğu yerde yığıldı kaldı… Genç adama alkol tedavisi yapıldı. Oysa o sırada genç adam, beyin kanaması geçiriyordu. O gece hayata gözlerini yumdu. 36 yaşındaydı. Yüreğinde sevdiği bir kadın, cebinde 28 kuruş vardı.

FOTOĞRAF Dört kişi parkta çektirmişiz,/ Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi…/ Anlaşılan sonbahar/ Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli/ Yapraksız arkamızdaki ağaçlar…/ Babası daha ölmemiş Oktay’ın,/ Ben bıyıksızım,/ Orhan, Süleyman efendiyi tanımamış./ Ama ben hiç böyle mahzun olmadım;/ Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?/ Oysa hayattayız hepimiz./ Melih Cevdet ANDAY
Fotografta yer alan kişiler Orhan Veli’nin yaşamı boyunca dostları olarak kaldılar. Soldan sağa: Orhan Veli, Şinasi, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday.

Orhan Veli, askerlik yaptığı dönemde hayatını şöyle özetlemiştir: “1914′te doğdum. 1 yaşında kurbağadan korktum. 9 yaşında okumaya, 10 yaşında yazmaya merak sardım. 13′te Oktay Rifat’ı, 16′da Melih Cevdet’i tanıdım. 17 yaşında bara gittim. 18′de rakıya başladım. 19′dan sonra avarelik devrim başlar. 20 yaşından sonra da para kazanmasını ve sefalet çekmesini öğrendim. 25′te başımdan bir otomobil kazası geçti. Çok aşık oldum. Hiç evlenmedim, şimdi askerim”.

?Tarihin beğenerek andığı insanlar daima dönüm noktalarında bulunmalıdırlar ki Orhan Veli de bu dönüm noktalarından birindedir.? Vedat Günyol

?Dünya şairleri arasına en kolay katılabilecek şairlerimizden biri de Orhan Veli’dir. Rumeli Hisarı’nda yeniden türkü söylemeye başlayan bu garip kişi Türkçe’yi insanca söylemesini biliyordu.? Sabahattin Eyüboğlu

?Genç şair ve eleştirmeciler onun için bir kaç kitap yazsalar çok yerinde olur. Aradan bir on sene geçsin, kıymeti daha çok anlaşılacak gibime geliyor. Bir genç şair eleştirmecinin onu uzun uzun, seve seve bize anlatmasını bekliyorum.” Sait Faik

?Okuyun, o şairleri okuyun: yarın herkese uyarak anlayacağınıza şimdi kendiniz keşfedin.? Nurullah Ataç

?Orhan Veli çok daha ileriye bir adım attı: şiirin kendi öz bir dili, bir vezni olmadığı gibi kendine öz konuları da olmayacağını gösterdi.?
Nurullah Ataç

?Orhan Veli?nin kavgası edebiyatımızın en büyük kavgasıdır, buna inanıyorum. Irmağın yatağını daha doğal bir vadiye indirdi. Şiire kasket giydirdi. Sivilleştirdi onu. Bugünkü şiir verimleri onun da verimleridir biraz.? Cemal Süreya

?Her tümce bir yana, açık havanın ozanıdır Orhan Veli her anlamda. Caddeler genişledi, kitaplar inceldiyse Çalap?ın işi değildir bu. Geleceğe doğru süren bir şimdinin şiir etkisi. Yalnızca gam değişikliği de değil, hep Atonal. Orhan veli olayı da olaylılığını yitirmiştir artık. Şiiri ise kalmıştır görünüyor, geniş açıdan bir deyişle.” Ece Ayhan

?…, Orhan Veli de dünyamıza, hele bugünkü dünyamıza yakışmayan insanlardandı. Bir masal oldu şimdi. Belki de günün birinde Nasrettin Hoca, Karacaoğlan, Yunus Emre gibi efsaneleşecek. Beklide gökyüzünü maviye boyayanın o olduğuna inanacaklar. Kirli gök yüzüne bakınca ?bu sabah Orhan Veli tembellik etmiş? diyecekler.? Oktay Akbal

“Onu her yıl anmaktan bir fayda çıkmaz gibi geliyor bana. Genç şair ve eleştirmeciler onun için bir kaç kitap yazsalar çok yerinde olur. Aradan bir on sene geçsin, kıymeti daha çok anlaşılacak gibime geliyor. Her sene anmak, onu biraz aktüel yapıyor ve yaşayan şairlerin kıymeti ile kıymetlendiriyoruz. Halbuki aramızdan ayrılan şairi başka türlü kıymetlendirmek gerekir. Düşmanlıkları ve kıskançlıkları üstüne çekmek lazım. O, kavgaların ve kıskançlıkların ötesindedir. Bir genç şair eleştirmecinin onu uzun uzun, seve seve bize anlatmasını bekliyorum.” Sait Faik Abasıyanık

Orhan Veli?den Kısa Kısa:

?Aleyhimde yazılan yazıların, lehimdekilerden fazla olması beni memnun eder.?
(Oktay Akbal’a söylemiştir)

?Yazdıkça fark ediyorum; Garip?in müdafaasına kalkışmış gibi bir halim var. Garip?i kimseye karşı değil, kendime karşı müdafaa etmek isterim. Bunun, etrafımı hiçe sayışımdan geldiğini de sanmayın. Garip?i başkalarından evvel kendime karşı müdafaa etmek isteyişim, ondaki kusurları, başkalarından çok, kendim bildiğim içindir.?
( İstanbul, Nisan 1945 ? Garip 2. baskı önsözünden)

?Bir aralık, bir arkadaşım ?sanat bahislerinde aksini isbat edemeyeceğim mesele yoktur? demişti. Aksi isbat edilemeyecek mesele yoktur demek isbat edilecek mesele yoktur demektir. Mademki isbat edilecek mesele yok; ne diye düşünüyor, ne diye konuşuyor, ne diye yazıyoruz? Sanattan bahsetmek de, sanatla uğraşmak gibi, kaçınılmaz, şifa bulunmaz bir hastalık mı yoksa?”
( İstanbul, Nisan 1945 ? Garip 2. baskı önsözünden)

?Bir insan bu arada da bir sanat adamı, ferdi olabilir mi? Biraz güç. Toplum içinde yaşayan insan ister istemez toplumsal olmak zorundadır. Toplumun dışına çıkmak ? istese de istemese de ? elinden gelmez. Ama ferdi kelimesini icat eden de o değimlidir. Yani o toplum içinde yaşayan insan, toplum içinde yaşadığı için de toplumsal olması gereken insan değil midir?”
(Şiir ve Toplum)

? ?Sanat sanat için midir, yoksa toplum için midir?? der dururuz. Elbette toplum içindir. Toplum için olmayan bir şey yok ki, sanat olsun. Ama sanatın toplum için olması ne demek. Yani sanat toplumun meselelerini alsın, bunları halletsin, sonuçlarını da halka ildirsin öyle mi? Bunu pek kabul edemiyorum. Çünkü o işleri yapmak için elimizde başka araçlar var. Mesela edebiyat. Edebiyatla sanatı birbirinden ayırıyor musun diyeceksiniz. Birdenbire ayırmıyorum; ama ayırmak lazım geldiğine de inanıyorum.?
(Şiir ve Toplum)

Orhan Veli yaşadığı çağda her zaman ilerici tavrını koruyarak ve geliştirerek insanlık tarihinde unutulmaz yerini onurluca almıştır. Örneğin, Ankara’da, Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu’nda çalışırken 1947′de, Hasan Âli Yücel’in yerine Reşat Şemsettin Sirer’in bakan olarak atanması üzerine, Milli Eğitim Bakanlığında “antidemokratik bir hava” esmeye başladığını söyleyerek, görevinden istifa etmiştir.

*”Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet, Nazım Hikmet’in hapisten kurtarılması için açlık grevi yapmış ve bu yolda yazılar yayımlamışlardır. Tüm bu eylemler Kudret ve Ulus gazetelerince “Vatan hainliği ve Moskova uşaklığı” olarak yorumlanmıştır. Bu tepkilere karşılık açlık grevini ikinci gün bitirip Yaprak Dergisi’nin 15.5.1950 tarihli sayısında şu yanıtı verirler: “Bir şairin öldürülmesine şair gönlümüz razı olmadığı için, sırf onu kurtarmayı istediğimizi belirtmek için iki gün aç durduk. Niyetimiz kimseyi tehdit değildi, sadece şairlik borcumuzu ödemekti. Bununla beraber fırsat düşkünü yazar bu hareketimize siyasi bir mana vermeye kalkıştı. Bizi, yabancı ülkelerde memleketimiz aleyhinde yapılan menfi propagandalara alet olmakla suçlandıranlar çıktı.”

İşte bu suçlayanlardan birisi de Kudret gazetesidir. 11 Mayıs tarihli gazete şu başlığı atar: “Üç sosyalist şair açlık grevi yapacakmış!” Bu başlığa karşılık Orhan Veli ise şu cevabı verir:

“Yurdumuzda sosyalist kelimesiyle komünist kelimesi arasındaki fark pek anlaşılamadığı, komünist kelimesi de çok kere vatan haini anlamına geldiği için bu başlığı ilkin curnalcılık saydık. Ama sonra, biraz düşündük; ilk korkumuzun boşuna olduğunu anladık. Çünkü bundan beş on gün evvel eski Devlet Başkanı Cemil Sait Barlas Halk Partisi’nin bir Sosyalist Partisi olduğunu söylemişti. Söylemişti de, Demokratlar buna şiddetle karşılık vermişler, ‘Siz sosyalist değilsiniz, asıl sosyalist biziz,’ demişlerdi. Partilerimizin arasında bile kolay kolay paylaşılamayan bu sıfatı bize layık gördüğü için Kudret gazetesine teşekkür etmek istiyorum.”
Açlık grevini tamamlamasalar da, Nazım Hikmet’e destek veren yazılar yazmaktan geri kalmazlar çünkü, bilirler aksinin ülkeleri için bir gerilik olduğunu. İşte Orhan Veli’nin 1 Mart 1950 tarihli Yaprak’ta yazdıkları:

“Bugün Avrupa’da tanınan bir tek şairimiz var: Nazım Hikmet. O da bize rağmen tanınıyor. Biz, ‘Aman kimse duymasın!’ diyoruz. Ama faydası yok; duymuşlar. Nazım Hikmet’i bize, onlar kabul ettirmeye çalışıyorlar. Adını, lehimize değil, aleyhimize kullanıyorlar. Bizi, büyük şairler yetiştiren bir millet olarak değil, büyük şairleri hapislerde süründüren bir millet olarak tanıtıyorlar.”
Evet Orhan Veli ile Nazım Hikmet şiirleriyle çok atışmışlardır ama, bu atışma birbirini seven, daha da önemlisi birbirine saygı duyan iki insan arasındadır. Örneğin Orhan Veli, Hürriyete Doğru şiirinde;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere.
derken, Nazım Hikmet 10 yıl sonra, 15 Eylül 1958 tarihinde O’na ‘Oğlum’ diye seslenir:
Denizin üstünde ala bulut
yüzünde gümüş gemi
içinde sarı balık
dibinde mavi yosun
kıyıda çıplak bir adam
durmuş düşünür.
Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa,
balık mı olsam,
yosun mu yoksa?..
Ne o, ne o, ne o.
Deniz olunmalı, oğlum,
Bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.

1955 yılında Budapeşte’deki Kent Radyo’sunda bir konuşma yapan Nazım Hikmet, çok seyahat ettiğini söyler. Bunun üzerine şaire sorarlar: “Acaba bu sık seyahatleriniz sırasında yanınızda bulundurduğunuz kitaplar nelerdir?”
Nazım’ın yanıtı çok açıktır: “Şimdi size söyleyeyim. Mesela benim bavulumda neler var. Bir defa tabii Orhan Veli var. Öyle sanıyorum ki Orhan Veli bizim en güzel şairlerimizden biri. Çok genç öldü, yazık oldu ama, ölümsüz.”
Konuşma ilerleyince Nazım’dan birkaç Orhan Veli şiiri okumasını isterler. İlk olarak ‘çok sevdiğini’ vurguladığı Sere Serpe’yi okur. Şiiri bitince şu yorumu yapar: “Ne güzel Türkçe, sonra nasıl İstanbul, nasıl İstanbul kızı…”
Sonra Delikli Şiir, Vatan İçin ve Cevap’ı okur. Son olarak “bir tane daha okuyayım. Doyum olmuyor ki…” der ve Gelirli Şiir’i okur.
Bursa Hapishanesi’ndeyken kendisine gönderilen kitaplardan birine hayran olur Nazım. Kapağındaki resmi Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun yaptığı kitaba “mübalağasız bir saat, tıpkı, bir şarkı dinler, bir yazı okur gibi, hatta daha başka türlü dalıp” gider. Öyle hayran olmuştur ki “sakın kaybetme” notuyla birlikte kitabı oğlu Memet’e gönderir. Aradan zaman geçince kitabı yeniden görme isteği basar Nazım’ı. Ve Bir Şiir Kitabının Kapak Resmi adlı şiirini yazar.
Kapak resminde Bedri Rahmi tüm hünerini şakıttıysa da Yenisi adlı bu kitabın şairi Orhan Veli de şiirlerinde bir o kadar başarılıdır.
Orhan Veli öldüğü zaman hala Bursa Hapishanesi’nde yatmakta olan Nazım Hikmet’in üzüntüsü bir kat artmıştır. Bu üzüntü içindeyken, 1.12.1949 tarihli Yaprak Dergisi’nde okuduğu Orhan Veli’nin Dalga isimli şiirini anımsar:
Öyle bir yerde olmalıyım.
Öyle bir yerde olmalıyım ki,
Ne karpuz kabuğu gibi,
Ne ışık, ne sis, ne buğu gibi…
İnsan gibi.
Yatar Bursa Kalesinde’nin son şiiri Bir Hazin Hürriyet’in Nazım’ın Bursa’da yazdığı son şiir olduğunu iddia edebiliriz ama, bu şiirde isim vermeden andığı kişi kesinlikle Orhan Veli’dir:
Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil.
İnsan gibi yaşamalıyız dersin,
Büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,
Yakalanmak, hapse girmek, hatta asılmak hürriyetinle hürsün!
Gittiği yerlerde Orhan Veli’yi tanıtmaya çalışan Nazım Hikmet, 1958 yılında yazdığı Slavya Kahvesi’nde Şair Dostum Tavfer’le Yarenlik şiirinde de konuk eder, sevdiği bu şairi:

Hele sabahları, hele baharda,
Pırağ şehri yaldızlı bir dumandır
ve kızıl, kocaman bir elma gibi
Nezval geçer taze çıkmış kabrinden
Paramparça yüreği de elinde
ve Orhan Veli’yle karşılaşırlar
Urumelihisarı’ndan gelir o
ve telli kavağa benzer Orhan’ım
yüreciği delik deşik onun da.
16 Ağustos 1959 tarihli Dörtlük şiirinde de üç kişiden bahseder Nazım.
Yeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi,
kimi Odesa’da yatar, kimi İstanbul’da, Pırağ’da kimi.
En sevdiğim memleket yeryüzüdür.
Sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi.
Odesa’da yatan kişi, ikinci eşi Lena Yurçenko’dur. Diğer iki kişinin kim olduklarını bir önceki şiire bakarak söyleyebiliriz ki; Nezval ve Orhan Veli…”

*www.orhanveli.net’ten alınmıştır.

12 Nisan 2014 Cumartesi

Latife Tekin - Unutma Bahçesi

Fotoğraf: Latife Tekin - Unutma Bahçesi
 
“Hiçbir şeyi unutmak istememiştim ben. Hep hatırlamak, hep hatırlamak! Bellek,o ne güzel, ne müthiş sözcük. Ama bellek, beden yazısı,bedenime kayıtlı ve sınırlı, ne yazık ki,evrenin ve insanın tüm tarihini kapsayamayacak kadar sınırlı!
Unutmadan anımsanamaz denmiş. Belki yer açmak için bellekte. Unuttukça unutulur acısı yaşamanın ve unuttukça açılır insan yeni deneyimlere.
 
Hatırlamamak çocuk belleğinin saflığına geri dönmek olmasa da, macera, keşif ve deneyimleme mümkün olabilir mi unutmadan? Tekrar tekrar yenilmek mümkün mü unutmadan?
 
Ama unutmak, kişiliğimizin de göstergesi değil mi? “Bana neyi unuttuğunu söyle sana kim olduğunu söyleyeyim! ” Nesneleri ya da olayları değil, herkes kendini anımsıyorsa eğer,unutmak kendini red olmaz mı?Ya unutmamak, neyin kabulüdür kendinden ve kendine sığdırabildiğin o koca hiçlikten başka?
Hiçbir şeyi unutmak, unutturmak istememiştim ben. Herkes her şeyi hatırlamalı! Tıpkı o pankartlardaki gibi, ” unutulmadı, unutulmayacak!”
 
“Herkes her şeyden sorumlu; en çok da ben!”dememiş miydi İvan Karamazov? Yeryüzünde bir bellek ya da vicdan olup dolanmaktan, bir lanet gibi gece uykularını kaçırtmaktan daha anlamlı ne olabilirdi bu hayatta? Adalet, varsa, olmalıysa, olsa daha iyi olacaksa, bellekte olmalı o zaman.
Hiçbir şeyi unutmak istememiştim ben. Kimse unutmasın istemiştim.
Hatırlıyorum.Hatırladıkça suskunlaşıyorum,sımsıkı yumuyorum ağzımı, dişlerim birbirine kenetleniyor, dilimi ısırıyorum,içim dibe iniyor iyice, hatırladıkça kımıldıyor içim, dibe doğru, çöküyor ,birikiyor, ağırlaşıyor, artık istesem bile açamayacak hale geliyorum ağzımı, açsam tek ses çıkmayacak biliyorum, kimse anlamayacak, kimse duymayacak sesimi, ben bile duymayacağım sesimi,ben bile duymayacağım kendi sesimi,başkasının sesiyle de çıksın istemiyorum ağzımdan laflar, susuyorum.Hatırlıyorum.
İyi ki unutuyoruz,yoksa yaşayamayız diyen kimdi? Nietzsche mi? Unuttuğu için mi bir atın boynunda buldu deliliği?

Unuttuğu için mi delirir insan, unutamadığı için mi? Bir daha asla geri dönemeyeceğiz; bir daha asla cennet bahçesine dönemeyeceğiz, masumiyete dönemeyeceğiz, Auschwitz öncesine, Hiroşima öncesine dönmeyeceğiz,Vietnam öncesine, Cezayir, Filistin, Irak öncesine dönemeyeceğiz…
Maraş öncesine, 1 Mayıs ‘77 öncesine, 12 Eylül öncesine, Sivas öncesine, “hayata dönüş operasyonu” öncesine dönmeyeceğiz!
 
Hepimize dışkı yedirilmemiş gibi, makadımıza cop sokulmamış gibi, kolumuzu iş makinesi koparmamış gibi yapamayız; kurşuna dizilmemişiz gibi, işkence görmemişiz gibi, gece baskınlarında götürülmüş ve bir daha geri dönmemişiz gibi yapamayız.
 
Çocukluğumuza tecavüz edilmemiş gibi, aşklarımız ve inançlarımız elimizden sökülüp alınmamış gibi, töre cinayetlerinde öldürülmemiş, bilmem kaç kez çığlık çığlığa uyanmamışız gibi duvara…unutamayız…televizyon karşısına geçip, sersem sersem gülüp oynayanları aynı şevk ve heyecanla seyredemeyiz hiçbir şey olmamış gibi…
Hiçbirimiz geri dönmemeliyiz! Unutmamalıyız!
 
Unutamayanlar intikamını almalı galiplerden, cellatlardan …Damarlarımızı açıp mı girmeliyiz onların o pek gösterişli ,nazik,korunaklı dünyalarına ve yüzlerine,o temiz şık giysilerine ,eldivenli ellerine mi sürmeliyiz belleklerimizden akan kanı ki alkışçıları ,seyircileri şaşırsın hiç olmazsa bu oyun niye bozuldu ,görgü kuralları niye böyle hiçe sayıldı diye?
Hatırladıkça susuyorum.Konuşursam unutmaktan korkuyorum.Sözcüklere döküldükçe anlamsızlaşacak,evrende yok olup gidecek her şey diye korkuyorum.İçimin boşalmasından korkuyorum.
 
Unutuyorum ama. İstemeden. Bedenim ihanet ediyor ve unutuyorum. Hatırlamaya çalıştıkça unutuyorum.Yaşadıkça unutuyorum.Pisliğin ve kötülüğün dibindeki aynalarda kendi yüzümü gördükçe unutuyorum. Unuttukça kendimi unutuyorum. Kendimden utanıyorum.Unutuyorum. Bilerek unutuyorum. Unutmak istiyorum. Hatırladıkça yüzümü kızartan, kendimi iyice aşağılamak için en ince ayrıntısına kadar hatırlamak için çabaladığım her şeyi unutmak istiyorum. Unuttuğumu ve unutmak istediğimi biliyorum.
 
Bellek de intihar eder çünkü. Dayanamaz. Ve o zaman, her bir parçası ince birer kıymık gibi, parça tesirli el bombası gibi,en kılcal damarlara kadar saplanır kalır.Belleğin ta kendisi olduğunda kişi ,ne unutmak vardır ne de unutmamak…Ve orada ,artık zaman yoktur ,ne unutacak ne hatırlayacaktır insan, orada “mutlak huzurlu”dur. Beden,yersizyurtsuz, tarihsiz bir coğrafya:yakılmış eller, örselenmiş kollar, dağlanmış cinsellik, kurşun doldurulmuş mide, hakarete uğramış yürek ve dışlanmış beyin. Belleksiz. İstiap haddini çoktan doldurmuş bakışlar, boşluğu görür her yerde …

Herkes alsın payını bu lanetten ve birer zombi gibi dolanıp dursun yeryüzünde o sonsuz ölümsüzlüğüyle boka batmış belleğinin!

Latife Tekin - Unutma Bahçesi

“Hiçbir şeyi unutmak istememiştim ben. Hep hatırlamak, hep hatırlamak! Bellek,o ne güzel, ne müthiş sözcük. Ama bellek, beden yazısı,bedenime kayıtlı ve sınırlı, ne yazık ki,evrenin ve insanın tüm tarihini ka
psayamayacak kadar sınırlı!
Unutmadan anımsanamaz denmiş. Belki yer açmak için bellekte. Unuttukça unutulur acısı yaşamanın ve unuttukça açılır insan yeni deneyimlere.

Hatırlamamak çocuk belleğinin saflığına geri dönmek olmasa da, macera, keşif ve deneyimleme mümkün olabilir mi unutmadan? Tekrar tekrar yenilmek mümkün mü unutmadan?

Ama unutmak, kişiliğimizin de göstergesi değil mi? “Bana neyi unuttuğunu söyle sana kim olduğunu söyleyeyim! ” Nesneleri ya da olayları değil, herkes kendini anımsıyorsa eğer,unutmak kendini red olmaz mı?Ya unutmamak, neyin kabulüdür kendinden ve kendine sığdırabildiğin o koca hiçlikten başka?
Hiçbir şeyi unutmak, unutturmak istememiştim ben. Herkes her şeyi hatırlamalı! Tıpkı o pankartlardaki gibi, ” unutulmadı, unutulmayacak!”

“Herkes her şeyden sorumlu; en çok da ben!”dememiş miydi İvan Karamazov? Yeryüzünde bir bellek ya da vicdan olup dolanmaktan, bir lanet gibi gece uykularını kaçırtmaktan daha anlamlı ne olabilirdi bu hayatta? Adalet, varsa, olmalıysa, olsa daha iyi olacaksa, bellekte olmalı o zaman.
Hiçbir şeyi unutmak istememiştim ben. Kimse unutmasın istemiştim.
Hatırlıyorum.Hatırladıkça suskunlaşıyorum,sımsıkı yumuyorum ağzımı, dişlerim birbirine kenetleniyor, dilimi ısırıyorum,içim dibe iniyor iyice, hatırladıkça kımıldıyor içim, dibe doğru, çöküyor ,birikiyor, ağırlaşıyor, artık istesem bile açamayacak hale geliyorum ağzımı, açsam tek ses çıkmayacak biliyorum, kimse anlamayacak, kimse duymayacak sesimi, ben bile duymayacağım sesimi,ben bile duymayacağım kendi sesimi,başkasının sesiyle de çıksın istemiyorum ağzımdan laflar, susuyorum.Hatırlıyorum.
İyi ki unutuyoruz,yoksa yaşayamayız diyen kimdi? Nietzsche mi? Unuttuğu için mi bir atın boynunda buldu deliliği?

Unuttuğu için mi delirir insan, unutamadığı için mi? Bir daha asla geri dönemeyeceğiz; bir daha asla cennet bahçesine dönemeyeceğiz, masumiyete dönemeyeceğiz, Auschwitz öncesine, Hiroşima öncesine dönmeyeceğiz,Vietnam öncesine, Cezayir, Filistin, Irak öncesine dönemeyeceğiz…
Maraş öncesine, 1 Mayıs ‘77 öncesine, 12 Eylül öncesine, Sivas öncesine, “hayata dönüş operasyonu” öncesine dönmeyeceğiz!

Hepimize dışkı yedirilmemiş gibi, makadımıza cop sokulmamış gibi, kolumuzu iş makinesi koparmamış gibi yapamayız; kurşuna dizilmemişiz gibi, işkence görmemişiz gibi, gece baskınlarında götürülmüş ve bir daha geri dönmemişiz gibi yapamayız.

Çocukluğumuza tecavüz edilmemiş gibi, aşklarımız ve inançlarımız elimizden sökülüp alınmamış gibi, töre cinayetlerinde öldürülmemiş, bilmem kaç kez çığlık çığlığa uyanmamışız gibi duvara…unutamayız…televizyon karşısına geçip, sersem sersem gülüp oynayanları aynı şevk ve heyecanla seyredemeyiz hiçbir şey olmamış gibi…
Hiçbirimiz geri dönmemeliyiz! Unutmamalıyız!

Unutamayanlar intikamını almalı galiplerden, cellatlardan …Damarlarımızı açıp mı girmeliyiz onların o pek gösterişli ,nazik,korunaklı dünyalarına ve yüzlerine,o temiz şık giysilerine ,eldivenli ellerine mi sürmeliyiz belleklerimizden akan kanı ki alkışçıları ,seyircileri şaşırsın hiç olmazsa bu oyun niye bozuldu ,görgü kuralları niye böyle hiçe sayıldı diye?
Hatırladıkça susuyorum.Konuşursam unutmaktan korkuyorum.Sözcüklere döküldükçe anlamsızlaşacak,evrende yok olup gidecek her şey diye korkuyorum.İçimin boşalmasından korkuyorum.

Unutuyorum ama. İstemeden. Bedenim ihanet ediyor ve unutuyorum. Hatırlamaya çalıştıkça unutuyorum.Yaşadıkça unutuyorum.Pisliğin ve kötülüğün dibindeki aynalarda kendi yüzümü gördükçe unutuyorum. Unuttukça kendimi unutuyorum. Kendimden utanıyorum.Unutuyorum. Bilerek unutuyorum. Unutmak istiyorum. Hatırladıkça yüzümü kızartan, kendimi iyice aşağılamak için en ince ayrıntısına kadar hatırlamak için çabaladığım her şeyi unutmak istiyorum. Unuttuğumu ve unutmak istediğimi biliyorum.

Bellek de intihar eder çünkü. Dayanamaz. Ve o zaman, her bir parçası ince birer kıymık gibi, parça tesirli el bombası gibi,en kılcal damarlara kadar saplanır kalır.Belleğin ta kendisi olduğunda kişi ,ne unutmak vardır ne de unutmamak…Ve orada ,artık zaman yoktur ,ne unutacak ne hatırlayacaktır insan, orada “mutlak huzurlu”dur. Beden,yersizyurtsuz, tarihsiz bir coğrafya:yakılmış eller, örselenmiş kollar, dağlanmış cinsellik, kurşun doldurulmuş mide, hakarete uğramış yürek ve dışlanmış beyin. Belleksiz. İstiap haddini çoktan doldurmuş bakışlar, boşluğu görür her yerde …

Herkes alsın payını bu lanetten ve birer zombi gibi dolanıp dursun yeryüzünde o sonsuz ölümsüzlüğüyle boka batmış belleğinin!

Latife Tekin - Unutma Bahçesi

7 Nisan 2014 Pazartesi


Fotoğraf yükleniyor

Herkes erdemi savunur, fakat herkes erdemli olamaz. Ancak en cesur olanlar bunu hak edebilir. 
Bunun en güzel örneği devletinin kendisini, vatan hainliğiyle suçlayıp baldıran zehri içmeye mahkûm ettikleri 
Sokrates (m.ö. 470-399)olmuştur. Sokrates, ölümü anında yanında olan dostları ağlayıp, sızlanırken; 
felsefe öğretisinin dışına çıkmayıp şu ders almamız gereken cümleyi kullanmış ve son nefesini vermiştir.

‘’Krito, Askulapyus’a bir horoz borcum vardı, lütfen ödemeyi ihmal etme!’’


Kaynak:Sorates'in Savunması

4 Nisan 2014 Cuma

Dik Duran Aykırı İnsan(lar)

“Artık yapar gibi yapmak değil, gerçekten yapmak söz konusu. ”Horatius’un, “Kusur korkusuyla suç işliyoruz” sözleriyle betimlediği tiranlık koşullarında, dik duran aykırı insan(lık), yeniden ve bir kez daha en büyük gereksinimimiz …
“Dik duran aykırı insan(lık)” dedim; siz de buna “boyalı kuş”, “beyaz karga” veya “aykırı” da diyebilirsiz
Ornitologlara göre, bir karga sürüsünün içine, aynı sürüye ait beyaza boyanmış bir karga bırakıldığında, diğer kargalar tarafından derhal imha edilmekte ya da sürünün dışına atılmaktadır. Benzer duruma diğer hayvan sürülerinde de rastlanılmaktadır ki, bu davranış biçimi genelde sürüye özgüdür. İnsan(lık) da sürüleştirildiğinde, benzer durumlar görülür.
Jerzy Kosinsky’nin, ‘Boyalı Kuş’ başlıklı romanında da ele alınan egemen(lik), farklı olana, farklılıklara hep düşmanca davranmış, “boyalı kuş” muamelesi yapmış, yok etmiş veya en “ılımlı”sıyla dışlamıştır.
Kurallarını egemen(lik)in koyduğu yasaklar/ kurallar sürüleştirmenin gidişini biçimlendirirken; Friedrich Nietzsche de “sürü insan” kategorisine şiddetle karşı çıkarken; bunun panzehiri olan “aykırı”, ne “üst insan” ne de “süperman” falan değildir; olsa olsa dik duran “insan-ı kâmil”dir…
Yani “boyalı kuş”, “beyaz karga” veya “aykırı” denilen, değişimi mümkün kılmak için sürüleştirilmeye “Hayır” diyen insanî -başkaldıran- sağduyudur.
Bunun en büyük düşmanı, insanı insan olmaktan çıkartarak yabancılaştıran sınıflı-sömürücü egemenliktir. Kafa ve kol emeği bölünmesine yaslanan sınıf farkları üzerinde yükselen egemenliğin temelini işbölümü oluşturur. Tarih boyunca evrim geçirip, gelişen sınıf farklarıyla birlikte benzersiz biçimde gelişip, derinleşen yabancılaşma da tam bu zeminde boy verir…
Devreye soktuğu sefalete ve alçaltmayla sömürü ile yabancılaşmayı da derinleştirerek/ yaygınlaştıran kapitalist üretim insanı, tüketiciye tahvil edip sürüleştirerek yok ederken; “Faydacılık (utilitaryanizm), tüketicinin bakış açısını ve ahlâkını cisimleştirir.”
Gerçekten de kapitalist sistemde, birey kendisine sunulan ürünleri tüketmesi koşuluyla, aslında olmadığı, ancak gıpta ettiği özelliklere kavuşacağı yönünde ikna edilmektedir. Güç, güzellik, başarı gibi sıfatlar reklamlar üzerinden metalara atfedilmektedir. Önce güzelliğin, başarının ya da güç olgusunun tanımı yapılmakta, bireyin kendisini bu abartılı ve taraflı çerçevenin dışında hissetmesinin kaçınılmazlığından faydalanılarak, kendisine sunulan nitelikleri temsil ettiği iddia edilen ürünleri tükettiğinde, bu sıfatlara kavuşacağı; artık güçlü, güzel ya da başarılı görüneceği bilgisi zihne işlenmektedir
Ürünleri tüketen birey, anlamı ve içeriği boşaltılmış meta üzerinden pazarlanan kimliğini oluşturmaya yönelik bu kavramların eksikliğini kısa süre içerisinde tekrar hissedecek, bu tatminsizlik duygusu bireyi tekrar ve tekrar döngüsel bir şekilde tüketime itecektir. Tüketim kültürünün, insan bedeni ve zihni üzerindeki yönlendirici etkisi bu dinamiklerle işler.
Oysa ki ürünler maniple eder ve doktrin yerleştirirler. Kendi sahteliğine karşı bağışıklığı olan bir sahte bilinç geliştirirler: Sonuçta da H. Marcuse’ün işaret ettiği tek boyutlu düşünce ve davranış kalıbı ortaya çıkar
Kapitalist sistemin somut nitelik kazandıracak şekilde meta (ve kültür endüstrisi ürünleri) üzerinden (reklamlar vb. özendirici işlev yürüten kitle iletişim araçları ve devletin ideolojik aygıtları aracılığıyla) düzenin çıkarına uygun olarak satıp, “tek boyuta indirgediği” ve “yaşamının anlamını yitirmiş”, “yabancılaş(tırıl)mış” insan böyle üretilir.
Bu noktada Camus’un kendi zamanında sorduğu soru bugünün insanı için, belki de daha önce olmadığı kadar geçerlilik kazanmıştır: “Gerçekten ciddi olan tek bir sorun vardır; yaşam, yaşamaya değer mi, değmez mi?”
Otoriter, baskıcı bir yönetim altında insanların hayatının nasıl bir kabus olacağını anlatan George Orwell’in, “1984″ü karşı-ütopyasının gündelik hayata dönüştürüldüğü bugünde Camus’un dillendirdiği önemli bir soru(n)dur…
Sadece ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ mü?
Hayır! Aldous Huxley, ‘Cesur Yeni Dünya’sı anlattığı bireyin “bilimsel”(?!) denetim ve koşullanmadan kaçamadığı “hedonist” zorbalık da bugünün bir parçasıdır…
Gerçekten de Huxley’in, baskıcı, totaliter, buyurgan betimlemesi bugün yaşa(tıl)dığımız koşulların (sürüleştirmenin) insanlıkdışı niteliklerinin deşifre eder. Hepimize Jack London’ın ‘Demir Ökçe’si, Yevgeni Zamyatin’in ‘Biz’iyle birlikte içinde debelendiğimiz sınıflı-sömürücü zorbalığı/ totaliterliğin nasıl ve niçin bir sürüleştirilme olduğunu hatırlatır.
Nihayet bunun panzehiri olarak, “dik duran aykırı insan(lık)”a kafa yormamızı “olmazsa olmaz” kılarken; Yılmaz Güney’i, tüm dostlarına “Gözüm” diye seslenen, hapsedilen, sürgüne gönderilen, acıları bal eyleyen Ahmet Kaya’yı anımsatır…
* * * * *
Sadece Onları mı? Hayır başkaları da var…
Mesela Aralık 1951’de Buenos Aires’ten Alberto Granado ile Güney Amerika yollarına düşüp, kıtanın en ücra köşelerini keşfe çıkarak, daha sonraki yıllarda “Büyük Amerikamız” diye söz ettiği dev kıtayla tanışan Che Guevara…
Hani bu yolculuktan sonra seyahati boyunca not tuttuğu motosiklet günlüğüne, “Bu deftere not alan adam Arjantin topraklarına adım atar atmaz öldü. Ben artık eski ben değilim. ‘Büyük Amerikamız’daki bu yolculuk beni hiç tahmin edemeyeceğim şekillerde değiştirdi,” satırları yazan Che…
Kaç kişi, egemen yabancılaştırmanın karşısında Che ya da Yılmaz Güney veya Ahmet Kaya gibi dik durarak, hayatını değiştirebilmiştir?
Sonra “Dünya herkese yetecek büyüklükte. Onun için, başkasının yerini kapmaktansa, çalışarak gerçek yerinizi bulun,” diye haykıran Charlie Chaplin…
Tıpkı 1950’lerin Amerika’sına bomba gibi düşen ‘Uluma’ şiiriyle “destansı bir başkaldırı çığlığı” olan Allen Ginsberg gibi:
Bakın çoğunluğun gıkını çıkaramadığı, emperyalist ABD İmparatorluğuna nasıl da meydan okurdu O:
“Amerika her şeyimi verdim sana, şimdi bir hiçim
17 Ocak 1956 ve iki dolar yirmi yedi sent.
Kendi kafam bile bir destek değil bana.
İnsanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz Amerika?
Al şu atom bombasını da kıçına sok.
Kafam bozuk, Amerika, bir de sen üstüme varma,
Kafam yerine gelene dek şiir miir de yazmayacağım.
Söyle bana Amerika ne zaman melekleşeceksin sen?”
* * * * *
Pek çok umut kaynağı var. Eğer umudun içecek suyu olmasa susuzluktan ölürdü. Neyse ki, büyük kalabalık insan grupları var, Zapatistalar gibi, topraksız köylüler gibi… Tek olası dünya bu değil. Gerçeklik her sabah yeniden doğan bir çarpışma. Kim 1 Ocak 1994’te ormanın içlerinden Zapatistaların çıkacağını söyleyebilirdi. Kimse bunu öngörmedi ve şapkadan tavşan çıktı. Bu şu demek, hâlâ hayat var, uslu uslu boyun eğmeyi reddedenlerin arzusu… Bu dünya tepetaklak ve bakalım onu ters çevirebilecek miyiz, onu deniyoruz!”diye haykıran Eduardo Galeano…
Kapitalist yabancılama koşullarında sözün büyüsü yok olup, “kutsal”lığını yiterken Galeano için sözün onuru vardır; insan etten ve kemikten yapılmıştır, ama söylediği kelimelerden de yapılmıştır. Söz gerçeği göstermeyi başardığı ölçüde de değiştirme gücüne sahiptir.
Onun için söz, bütünüyle işlevsel, gerçeğe dokunduğu ve gerçeği dönüştürdüğü ölçüde değerliyken; Galeano’nun sözle ilişkisi çok boyutludur. Çünkü kalemi devrimcidir. O gerçeği dönüştürmek için yazar. Bunu da her fırsatta ifade eder. Bu anlamda da bütün sorumluluğu yüklenmiştir. Paul Nizan’ın sözlerini aklında tutar hep: “Dünyaya karşı bir suçlama olmayan tek bir büyük eser yoktur”.
“Kendi ülkende sürgün olup kendi içine sürgün edilmek, dışarıdaki herhangi bir sürgünden her zaman daha zor ve faydasızdır,” Galeano, hesaplaşmayı seçmiş bir aydın, yazar, militandır…
Bunu yaptığı için de, cezaevi ve sürgün hayatıyla tanışmış, sevdiklerini kaybetmiş, kendi deyişiyle pek çok kere ölüp yeniden doğmak zorunda bırakılarak, “Hayır” diyebilmenin erdemini yaşatmıştır…
“Latin Amerika’nın hafızası” olarak da anılan Galeano’nun vicdanı dünyayı kucaklayan zenginliktir…
Afrika kıtasının talan edilmesine gösterdiği tepkinin aynısını, kadının erkeğin malı haline dönüşmesine ya da çocuklara uygulanan şiddete de gösteren; kapitalizmin doymak bilmezliğine direnmenin onurundan söz eden Galeano için John Berger şunları söylemişti: “Eduardo Galeano yayımlamak, düşmanı yayımlamak gibidir: yalanların, eşitsizliğin, hepsinden önemlisi de unutkanlığın düşmanını. Suçlarımızı unutturmadığı için ona minnettarız. Onun şefkati yıkıcı, hakikati hiddetli.”
Galeano’nalara ne kadar çok ihtiyacımız var…
* * * * *
Sonra da “Bence üslup içeriğin hemen dışındadır, içerik ise üslubun içindedir, insan bedeninin dışı ve içi gibi – ikisi birliktedir, birbirinden ayrılamaz,” diyen Jean-Luc Godard…
‘Amerikan Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi’nin “Sinema tarihînde yeni ufuklar açan bir modernist olarak” tanımladığı Jean-Luc Godard; De Baecque’e göre, “O kendine karşı ikon düşmanı kökten, sarsılmaz bir tepki yansıtıyor. Yaşadığı her duygusal, sanatsal kopuşlarında arşivlerini tümüyle dağıtıyor, geçmişinin izlerini siliyor. Bazen de gününü kurtaracak bir para karşılığında arşivini eskicilere veriyor.”
Onun yapıtlarında aklın, ruhun o ender ulaşılan saf yaratımı vardır. Erkek karakterler onun adını taşır. Kendi efsanesiyle bile dalgasını geçer. Ona göre yapıt kalıcıdır, yazarın önemi yoktur. Sinemayla birlikte öleceğini düşünür, sinema bitince o da yok olacaktır.
Godard en sivri, en duyarlı radardır; bildirimleriyle, ilgileriyle, yazarlığıyla zamanının en etkili görsel, biçimsel simgesidir.
Godard’ın yaşamöyküsünü kavramak, kuşkusuz 1950’lerin ve 60’ların sanatsal ve politik ortamını anlamakla mümkündür. Bu bağlamda da yaşamı boyunca içinde yer aldığı entelektüel ve kültürel ortam göz önüne alındığında, Godard’ın yaşamöyküsü “bir sinemacının portresi” olmaktan fazlasıdır.
Oldukça seçkin bir ailenin içinde ve iyi bir eğitim alarak geçirdiği çocukluğu Godard için unutmak istediği bir anı gibidir. Ayrıksı kişiliği ve sürekli olarak yarattığı hayal kırıklığıyla Godard ailesinin “kötü çocuğu” olan Jean-Luc, anne babasının ayrılığı ve annesinin erken ölümü üzerine uzun yıllar boyunca ailesi ile ilişkilerini minimum düzeye indirir. Ailesinin kendisine sağlayabileceği ekonomik rahatlığı da ne yaşamında ne de filmlerinde kullanmaz.
1949 yılında Sorbonne Üniversitesi Antropoloji Bölümü’ne kayıt olur ancak buradaki derslere değil, Sinematek ve Paris’teki diğer sinema kulüplerindeki sinema derslerine ve toplantılarına devam eder.
Godard için “Sinemayı geliştirmek, dünyayı geliştirmektir” ve Godard, gerçeği olduğu hâliyle yansıtmayı değil, görünmez olan gerçekliği de kamera önünde görünür kılabileceği bir inşa sürecini tercih ederken; hep dik duran bir aykırı olmayı seçmiştir…
* * * * *
Özetin özeti, onlar ve benzerleri bize hep dik duran aykırı insan(lık) ne olduğunu öğrettiler…
Hem de “Hep bir ağızdan türkü söyleyip/ hep beraber sulardan/ çekmek ağı/ demiri oya gibi işleyip hep beraber/ hep beraber sürebilmek toprağı/ ballı incirleri hep beraber yiyebilmek/ yarin yanağından gayri her şeyde/ her yerde/ hep beraber/ diyebilmek” için
Nâzım Hikmet’in, “Şarkılarımız/ Ön safta en önde saldırmalıdır düşmana/ Bizden önce boyanmalıdır şarkılarımızın yüzü kana…”
Adnan Yücel’in, “Bitmedi daha sürüyor o kavga/ Ve sürecek/ Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”
Atillâ İlhan’ın, “O sözler ki kalbimizin üstünde/ Dolu tabanca gibi/ Ölüp ölesiye taşırız/ O sözler ki, bir kere çıkmıştır ağzımızdan/ Uğrunda asılırız…”
Ahmed Arif’in, “Umut, saklımızda ölümsüz bayrak/ Kırmızı kırmızı/ Dalga dalgadır…”
Enver Gökçe’nin, “Sana bin teşekkür/ Büyük ızdırap/ Bana sevmeyi/ Bana hakikâti/ Bana insanları öğrettin…”
Namık Kemal’in, “Zalim olsa ne rütbe bi perva (Zalim ne kadar pervasız olursa olsun)/ Yine bünyad-ı zulmü (zulmün binasını) biz yıkarız/ Merkez-i hâke (yerin, dünyanın merkezine) atsalar da bizi/ Küre-i arzı (yer küresini) patlatır çıkarız…” dizelerini bir kere daha anımsatarak…
Onlardan öğrenmeli; onlara imrenmeli, hayranlık ve minnet duymalıyız…
Temel Demirer
Dünyalılar

http://dunyalilar.org/dik-duran-aykiri-insanlar.html