6 Mayıs 2014 Salı

Salih soydemir bir Anka kuşu

Yüzlerce soğuk namlu üzerime çevrildi
Yüzlerce demir tetik aynı anda gerildi
Anne, beni söğüdün gölgesinde vurdular
Öpmeye kıyamadığın oğlun yere serildi.

Üşüştü birer birer çakallar üzerime,
Üşüştü her bir yandan göğsüme, ciğerime.
Anne, beni leş gibi yiyip talan ettiler,
Teşhis edilmek için savurdular önüne.

'Yeryüzündeki acıların
Hepsini, hepsini tattım
Heder oldum, ekmeğime tütün kattım
Beni milyon kere yaktılar üst üste
Bir Anka kuşu gibi anne
Kendimi külümden yarattım."

Geceler tanır beni; konarım göçerim ben
Geceler tanır beni; kan damlar içerim ben
Anne, sen beni unut karanlığın bağrında
Kırmızılar ekerim, siyahlar biçerim ben.

Suçüstü yakalandım bölüşürken kalbimi
Suçüstü, kelepçeyle yardılar bileğimi
Anne, ben diyar diyar umudun savaşçısı
Bir tutam sevgi için dağladım gözlerimi.

"Promethus'tum, çiviyle çakılırken taşlara
Ciğerimi kartallara yedirdim
Spartaküs'tüm, köleliğin çığlığında
Aslanlara yem oldum, tükendim
Kör kuyuların dibinde Yusuf'tum
Kerbela çölünde Hüseyin
Zindanlarda Cem Sultan, sehpada Pir Sultan
Kaçıncı ölmem, kaçıncı dirilmem bu
Tanrılardan ateş çaldım
Yüzyıllarca tutuştum, üst üste yandım.
Bir Anka kuşu gibi anne, bir anka kuşu gibi
Kendimi külümden yarattım."

Söz: Yusuf Hayaloğlu

4 Mayıs 2014 Pazar

Fikri Sönmez (d. Ordu, 1938 - ö. 4 Mayıs 1985)

Fikri Sönmez (d. Ordu, 1938 - ö. 4 Mayıs 1985), Ordu'nun Fatsa ilçesinin belediye başkanlarından. Fatsa'da sosyalist bir yönetim kurduğu gerekçesiyle askeri operasyon ile görevinden alınmıştır.

Nam-ı diğer Terzi Fikri, 1938 yılında Ordu-Fatsa'nın Kabakdağı köyünde doğar. Ailesinin ihtiyacı üzerine ilkokuldan sonra bir terzinin yanında çırak olarak çalışmaya başlar.

Fikri Sönmez 60'lı yılların ortalarında TİP'e üye olur ve aktif olarak görev alır. Dev-Genç saflarında 6. Filo'ya karşı düzenlenen gösterilere katılır. 1970 ortalarında sol içinde ortaya çıkan yeni saflaşmalarda Mahir Çayan'ın görüşlerine katılarak THKP-C saflarında yer alır. 1971-1972 yıllarında Mahir Çayan ve arkadaşlarının Maltepe Askeri Cezaevi'nden kaçışlarından sonra, Karadeniz Bölgesi'ne geçmelerinde ve bu bölgedeki ilişkilerinde ve eylemlerinde yardımcı olduğu gerekçesiyle THKP-C Davası'nın diğer sanıkları ile beraber 2 yıl kadar tutuklu olarak yargılanır ancak 1974 affıyla tahliye olur. Giresun, Ordu, Samsun bölgelerinde aktif faaliyet yürütür Devrimci Yol üyesidir.

Belediye Başkanlığı
1978 yılından itibaren sol gruplar Fatsa'da duruma hâkim olur.[kaynak belirtilmeli] 1979 yılında belediye başkanı Nazmiye Komitoğlu'nun vefatı nedeniyle bir ara seçim yapılır. Bağımsız belediye başkan adayı olur ve seçimi kazanır. Seçildikten sonra Fatsa'yı özelliklerine göre 11 bölgeye ayırarak halk komitelerini oluşturur. İki ayda bir yapılan halk toplantıları ile de halkın belediye yönetimine katkıda bulunmasına çalışılır. Bu komitelerin üyeleri bu toplantılarda belediye çalışmalarını denetler, gerekirse komite üyelerini görevlerinden alırlardı. 

Komitelerde belediye faaliyetlerinden başka içki, kumar sorunları, kadının evde gördügu şiddet gibi diğer konular da ele alınmaya başlanmıştı. Bu komitelerin gerçekleştirdiği önemli çalışmalardan biri "Çamura Son" kampanyası idi. Kampanyanın ardından bir de Fatsa Halk Şenliği düzenlenir. İlçe kısa bir süre içinde Sosyalist solun simgesi olurken sağcı basın organları ve politikacılar tarafından da eleştirilere hedef olur.[1]

11 Temmuz 1980'de ilçeye "'nokta operasyonu'" diye tabir edilen bir askeri operasyon düzenlenir. Operasyondan önce Fatsa AP, CHP ve MSP ilçe başkanlarının yaptıkları "Fatsa'da komünist işgal yoktur. Fatsa'da ateş ile barut yok, böylesine huzurlu bir yerde olay çıkartmayı istemek niye?" açıklamaları operasyonu durduramaz. 11 Temmuz günü gözaltına alınan Fikri Sönmez 4 Mayıs 1985 günü cezaevinde kalp krizi sonucu yaşamını yitirir. Daha sonra, bir sosyalist yerel yönetim deneyimi olarak görülen bu dönem yerli yabancı birçok araştırmaya da konu olur.

kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Fikri_Sönmez

3 Mayıs 2014 Cumartesi

Komünizmden korkuyorlar!


Komünizmden korkuyorlar! 

Tamam, zengin korksun! 
Bunda şaşılacak bir şey yok. 
Toprak ağası korksun, borsacı, banker, spekülatör, soyguncu, kabzımal, köle taciri, kalpazan, yağmacı din bezirgânı, üfürükçü, üçkâğıtcı, cennette arsa pazarlayan molla korksun! 
Korkması uyanıklığından! 

İyi de fukara niye korkar? 
İşsiz, aşsız emekçi, topraksız ırgat, evsiz barksız adam, kırbaçlanan köle neden korkar? 
Bu korkunun beyinle açıklaması ne? 
'Cehalet' demek aptallığa 'masumiyet' kazandırmak olur! 

Şeyh Bedrettin, Dadal, Karaca, Spartaküs, Zapata havadan mı düştü; 
bunca destan, şiir, türkü, bunca bilge değiş, haksızlığa isyan 
gökten ayet olarak mı indi? Halk değil mi yaratan? Dört duvarı camdan 
bir odaya serçe koyun; dış dünyaya uçma umuduyla dört yana çarpan serçe ne hâl olur? Gün yürmidört saat, tokların renkli tv camına çarpan açların hali de budur! Kapitalizm böyle bir şey işte. 

Reçel kavanozda. Kavanoz sahibinin elinde. Ekran ya da vitrin fark etmez, yalayan, ahmak ahmak bakıp tosladığı camı yalar! Evet, kapitalizm böyle bir şey. Üstelik sadece mutlu azınlık ambarına dönük çalışan soygun çarkı da değil, aynı zamanda doğayı yok etme, insanı ahmaklaştırma aygıtı. 

Toplumlarda sersemleştirme, aptallaştırma operasyonu var! Kurnazların, uyanıkların kontrolünde!

Nihat Behram

1 Mayıs 2014 Perşembe

Çikolatanın Tadını Bilmeyen Kakao İşçileri


Çikolatanın Tadını Bilmeyen Kakao İşçileri

Dünyada 27 milyon insan köle olarak çalışıyor. Afrika’da kakao tarlasında çalışıp çikolatanın tadını bilmeyen milyonlarca çocuk var…
Bugün tarihte herhangi bir zamanda olduğundan çok daha fazla köle var. Dünya genelinde tam 27 milyon kışı özgür değil. Başkaları için, onların istediği şekilde çalışmak zorunda.

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün rakamlarına göre bugün 21 milyon kişi zorla çalıştırılıyor. Yani çalışan her bin kişiden üçü bırakamayacağı işlerde çalışıyor. Modern köle olarak sayılabilecek insan sayısı ise 27 milyona ulaşıyor. Sivil toplum örgütleri 350 yıl öncesine göre bugün daha fazla köle olduğunu savunuyor.

Modern köleler şiddetle ya da borçlandırılarak köleleştirilmiş, yasal hakları olmayan ve destek alamayan insanlar. Bu insanlar kaçak olarak hayatta kalmaya çalışıyor. Modern köleler ne bulundukları ülkenin eğitim ve sağlık imkanlarından ne de çalışmalarının karşılığı olan emeklilik planlarından yararlanabiliyor. Bu kişiler sınır dışı edilme korkusuyla hiçbir hak arayışına da giremiyor. Bu durum onların hayat standartlarını düşürüyor. Bağımlı oldukları insan kaçakçıları tarafından seks endüstrisi, hizmet sektörü, inşaat ve özel ev işlerinde çalıştırılıyorlar. 27 milyonun çok azı içinde bulunduğu şartlardan memnun.

Modern çağın köleleri göçmen, kaçak işçi, kâğıtsız yabancı, sığınmacı şeklinde isim değişerek sistem içindeki varlığını sürdürüyor.

ÇİKOLATANIN TADINI BİLMEYEN KAKAO İŞÇİSİ ÇOCUKLAR

Her gün dünyanın pek çok ülkesinden “modern köle” haberleri geliyor ancak Afrika, bu anlamda da en şanssız kıta… Batı Afrika’da tam 2 milyon çocuk haftanın 7 günü, günde 12 saat kakao toplamak için çalışıyor.

Dünyanın dört bir yanında her yıl üç milyon ton çikolata yeniyor. Bunun yarısı Avrupa’da tüketiliyor. Bayram gibi özel günlerde ilk akla gelen hediye çikolata oluyor. Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var. O çikolataları üretenlerin çoğu, çikolatanın tadını bile bilmeyen Afrikalı çocuk işçiler.

Kakao dört bin yıl önce Orta ve Güney Amerika’da bulunmuş olsa da çikolata yapımında kullanılan kakaonun yüzde 70′i bugün Afrika kıtasında üretiliyor. Bati Afrika’da iki milyon çocuk işçinin kakao üretiminde çalıştığı tahmin ediliyor. Çocukların tercih edilme sebepleri ise çok basit: aldıkları ücret çok daha düşük.

Daha iyi bir gelecek umuduyla evlerinden alınan çocuklar beklemedikleri bir hayatla karşılaşıyor. Güne sabahın erken saatlerinde başlıyorlar. Haftanın yedi günü, 12 saat boyunca ter çalışıyorlar. Çoğu zaman tek yedikleri mısır oluyor. Onlara verilen su miktarı da kısıtlı. Yeterince hızlı çalışmazlarsa ya da kaçmaya çalışırlarsa cezalar ağır.

Uluslararası Çalışma Örgütü İLO’nun verilerine göre, köle gibi çalıştırılan çocuklar dayak ve başta cinsel istismar olmak üzere çeşitli kötü muamelelerle karşı karşıya kalıyor. Araştırmalar çocukların yüzde 94′ünün tehlikeli aletlerle çalışmak zorunda bırakıldığını söylüyor. Çalışanların yüzde 80′i bir çocuğun taşıyabileceğinden çok daha ağır yükler taşımaya zorlanıyor. Yarısı iş kazası geçirerek yaralanıyor.

Sivil toplum örgütleri yaşananların önüne geçmek için ardı ardına kampanyalar düzenliyor. 2001 yılında bu gidişe dur demek için kakao protokolü imzalandı. Protokolle çocuk işçilerle bağlantısı olmayan firmaların ambalajlarına “bu ürünün üretilmesinde çocuk işçi çalıştırılmamıştır” logosu konmasına karar verildi. Ancak şirketlerden gelen yoğun baskılar üzerine bu uygulamanın başlangıç tarihi önce 2005 yılına, daha sonra 2008′e, ardından da 2010′a ertelendi.

Son belirlenen tarihin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen yapılan tüm girişimler sonuçsuz kaldı. Afrikalı 2 milyon çocuk zor şartlarda kakao tarlalarında çalışmaya devam ediyor.

MALAVİ’DE TÜTÜN, ÖZBEKİSTAN’DA PAMUK TARLASINDA ÇALIŞIYORLAR

Afrika kıtasında tarım alanında toplam 72 milyon çocuğun çalıştığı tahmin ediliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün tahminlerine göre, dünyada 215 milyon çocuk okula gitmek yerine çalışmak zorunda bırakılıyor. Bunların 6 milyona yakını kendi rızaları olmadan zorla çalıştırılan ve emeklerinin karşılığını alamayan çocuklar. İki milyon çocuk ise madenlerde çalışıyor.

Güney Afrika ülkesi Malavi’de yaşananlar Afrika kıtasının en büyük trajedilerinden biri. Kuzey Amerika’nın sigara ihtiyacını karşılamak için binlerce çocuk Malavi’deki tütün tarlalarında çalışıyor. Çalıştıkları her 12 saat için sadece 17 cent ücret alıyorlar. yaptıkları işin bedeli ise çok ağır. Çocuklar günde 54 miligram nikotin soluyor. Bu da 50 sigaraya denk geliyor.

Özbekistan’da yaşayan çocuklar da pamuk tarlalarında zor şartlar altında çalışıyor. Ekonomisinin büyük bir kısmı pamuk üretimine dayanan Özbekistan’da iki milyonu aşkın çocuğun tarlalarda zorla çalıştırıldığı tahmin ediliyor. Üstelik bu çocukların en küçükleri henüz dokuz yaşında. Aylarca tatil yapmalarına izin verilmeden çalıştırılan çocuklara emeklerinin karşılığında herhangi bir ücret ödenmediği iddia ediliyor.

Bazı uluslararası giyim firmalarıysa çocuk işçi çalıştırılmasını protesto için Özbekistan’dan pamuk alımına son verdi.

Kaynak: Kuzey Haber Ajansı

28 Nisan 2014 Pazartesi

Nazi Deneyimi - Emre Kongar

Fotoğraf: Nazi Deneyimi - Emre Kongar 

Ünlü öyküdür: Bir kurbağayı kaynar su dolu bir kaba atarsanız sıçrar ve kendini dışarı atar. Ama bir tencere soğuk suyun içine koyar ve suyu yavaş yavaş ısıtarak kaynatırsanız kurbağacık da haşlanarak ölür.

1. Tedrici olarak, yavaş yavaş iktidarı ele geçirme politikası.

Naziler, toplumda henüz yerleşmekte olan demokratik sistemin boşluklarından yararlanarak örgütlenmişler, iktidar yürüyüşlerini her fırsattan yararlanarak bir adım daha ileri götürmüşlerdir. Her adım bir sonraki adımın hazırlayıcısı olmuştur. Yavaş yavaş, tedricen güç kazanmışlar ve iktidarı böylece ele geçirmişlerdir.

2. Demokrasi, temel hak ve özgürlüklere dayalı bir rejim olarak değil, faşizmi davet eden biçimde, sadece "çoğunluğun yönetimi" olarak yorumlanmış ve çarpıtılmıştır.

Yalnızca oy mekanizmasının işlemesi, seçimlerin yapılması, Nazilerin yükselişinin demokratik sayılması için yeterli görülmüştür. Naziler demokratik sistemin sadece oy mekanizması olarak çarpıtılmasını kendi amaçları için çok güzel kullanmışlardır.

3. Eğitim ve örgütlenme etkinlikleri Naziler tarafından son derece etkin bir biçimde kullanılmıştır.

Özellikle çocuklar ve gençler arasındaki örgütlenmeye önem verilmiş, tüm toplum, milli eğitim olanakları kullanılarak gençler ve çocuklar aracılığıyla etkilenmiştir. Son kertede, beyinleri Nazi ideolojisiyle yıkanmış olan çocuklar ve gençler, kendi ailelerini ihbar etmek için bile kullanılmıştır.

4. Nazilere karşı çıkanlar yavaş yavaş temizlenmiştir.

Hitler karşıtları, komünistler dışında, hiçbir zaman örgütlenme ve güçlenme şansı bulamamışlar, teker teker tasfiye edilmişlerdir. Naziler, örgütsüz grupların, bireylerin ilgisizliğinden, demokratik bilincin yetersiz oluşundan çok büyük ölçüde yararlanmışlardır.

Başta Hitler'e destek vermiş olan ama sonradan onun zulmüne karşı çıktığı için toplama kamplarına yollanan Alman Protestan Rahip Friedrich Gustav Emil Martin Niemoller'e atfedilen şu sözler süreci çok iyi özetlemektedir:

"Önce komünistler için geldiler.
Sesimi çıkarmadım.
Çünkü ben komünist değildim.
Sonra sendikacılar için geldiler.
Sesimi çıkarmadım.
Çünkü ben sendikacı değildim.
Sonra Yahudiler için geldiler.
Sesimi çıkarmadım.
Çünkü ben Yahudi değildim.
Sonra Çingeneler için geldiler.
Sesimi çıkarmadım.
Çünkü ben Çingene değildim.
Sonra benim için geldiler.
Kimse sesini çıkarmadı.
Çünkü ses çıkaracak kimse kalmamıştı."

5. Zulmün Yahudi soykırımıyla doruk noktasına çıkmasında, İkinci Dünya Savaşı çok önemli bir rol oynamıştır.

Ülkenin bir "savaş durumu" içinde bulunması, her türlü millliyetçi duyguların aşırı biçimde kullanılmasına, "ihanet" kavramı üzerine dayalı propagandanın muhalefeti bütünüyle susturmasına yardımcı olmuştur. Naziler savaş koşullarını, tüm toplumu boyundurukları altına almakta tam bir araç olarak kullanmışlardır.

Orduyu, kendi polis örgütleri olan SS'ler aracılığıyla tam bir siyasal denetime almış ve doğrudan doğruya sadece savaşa odaklanmasını sağlamışlardır.

6. Siyasal ve toplumsal propaganda en ileri tekniklerle, en yaygın ve en şiddetli biçimiyle, toplumun beyninin yıkanması için kullanılmıştır.

Bu çerçevede radyo, önemli bir iletişim kanalı olarak Naziler tarafından çok iyi kullanılan bir araç olmuştur. Başında Goebbels'in olduğu bir Propaganda Bakanlığı kurulmuş ve bu bakanlık bütün iletişim kanallarını denetleyerek tüm toplumu boyunduruğu altına almıştır. 

7. Toplu cinayetler, toplama kampları, gaz odaları, fırınlar, toplumda açık ve şeffaf biçimde, meşru ortamlarda tartışmaya konu edilmemiştir.

Bu konudaki çabalar derhal engellenmiş, cinayetlerin üstü örtülmeye çalışılmıştır. Böylece pek çok kişinin "Görmedim", "Duymadım", "Bilmiyorum" gibi bahanelere sığınarak ilgisiz kalması sağlanmıştır.

8. Dönem, Avrupa'da ve özellikle de Almanya'da ırkçılık felsefelerinin yükseliş dönemidir.

Hitler tüm ideolojisini Alman ırkının üstünlüğüne dayamıştır. Soykırım, temel olarak asil ve yüce bir değer biçiminde takdim edilen "Germen ırkçılığından" kaynaklanan bir uygulama olarak sunulmuştur. Yahudi soykırımının arkasında "Üstün Irk" ideolojisi, Germen ırkçılığı vardır. 

9. Almanlara yeni bir "Dünya Devleti" ve "Dünya Düzeni" vaadi, Hitler'in en etkili ideolojik silahı olmuştur.

Toplumsal çapta uygulanan soykırım, ülke sınırlarını da aşan daha büyük ve daha yüce bir "evrensel dünya düzeni" çerçevesinde ele alınmıştır. İnsanların tarih ve "insanlık" bilinci, "Germen ırkçılığı" çerçevesinde yeni bir tarih ve yeni bir insanlık ideali adına saptırılmış ve zulüm için kullanılmıştır.

10. Adalet sistemi "Germen ırkçılığı" çerçevesinde yeniden düzenlenmiştir.

Yargı sistemi ve yargıçlar, "Nasyonal Sosyalizmin" birer uygulayıcısı, birer ajanı haline getirilmiştir. Yargıçların, kendilerini "Führer'in yerine koyarak karar vermeleri" istenmiştir.

11. Bilimin, sanat ve kültürün her alanı, adaleti de kapsayacak bir biçimde bu "yeni ideoloji", "yeni dünya düzeni" çerçevesinde yönlendirilmiş, toplum, bu kanallar aracılığıyla da manipüle edilmiştir. Sinema, mimari gibi alanlar bile yeni Nazi İmparatorluğu'nun birer simgesi, birer "ideoloji taşıyıcısı" haline getirilmiştir.

12. Yahudi "tehlikesi", evrensel bir "dünya tehdidi" olarak ele alınmıştır.

Bu "tehlike" (!) sadece dinsel ve tarihsel olarak değil, güncel ve siyasal olarak da, gerektiğinde yapay düzenlemeler ve sahte eylemlerle de desteklenerek büyütülmüştür.

İktidar, üzerinde anayasal, demokratik, kurumsal denetimlerin olmadığı bir toplumda, yalnız ve korumasız kalan halkın bir bölümünü korkutarak, bir bölümünü satın alarak, bir bölümünü de ikna ederek, gayrimeşru iktidarını demokratikmiş gibi yutturabilir.

Üstelik Naziler, ünlü Reichstag komplosuyla iktidarlarını perçinleyen seçimlere de muhalefeti tasfiye ederek gitmişlerdir.

Zaten bir kez iktidara geldikten sonra çeşitli komplolar, baskılar ve propagandalarla toplumu yönlendirmişler, bu arada sıkı bir örgütlenmeyle eğitimi ve orduyu denetime almışlardır. Bütün bu yaptıklarını da, "seçilmişlerin" meşruiyeti adına ve siyasal iktidar-devlet özdeşliği içinde "devlet olarak" halka zorla da olsa benimsetmişlerdir.

Nitekim, Batı demokrasileri, Nazilerin demokrasiyi bu biçimde yozlaştırmasından ve zulüm aracı yapmasından ders almış, bir daha böyle bir saptırmanın ve zulmün yaşanmaması için anayasa mahkemeleri başta olmak üzere pek çok anayasal denetim mekanizması getirmiştir. Tabii bunların başında da yargı bağımsızlığı gelir.

Unutulmamalıdır ki Hitler ve Humeyni de yargıyı ele geçirdikten sonra iktidarlarını iyice pekiştirmiş ve demokrasiyi rafa kaldırarak kendi rejimlerini kurmuşlardır.

Günümüz demokrasilerinde, kazanılan hiçbir seçim veya hiçbir referandum, iktidarların bağımsız yargı üzerinde egemenlik kurmalarını meşru kılamaz! Hiçbir seçim, hiçbir referandum, muhalefet hakkını yok edemez! Hiçbir seçim, hiçbir referandum, bu iktidarın zulmünü meşru kılamaz!

Zalim iktidarlar, seçimlerin ya da referandumların arkasında saklanamaz; sadece seçime ya da referanduma dayalı demokrasi olamaz!
.
Nazi Deneyimi - Emre Kongar

Nazi Deneyimi - Emre Kongar 

Ünlü öyküdür: Bir kurbağayı kaynar su dolu bir kaba atarsanız sıçrar ve kendini dışarı atar. Ama bir tencere soğuk suyun içine koyar ve suyu yavaş yavaş ısıtarak kaynatırsanız kurbağacık da haşlanarak ölür.

1. Tedrici olarak, yavaş yavaş iktidarı ele geçirme politikası.

Naziler, toplumda henüz yerleşmekte olan demokratik sistemin boşluklarından yararlanarak örgütlenmişler, iktidar yürüyüşlerini her fırsattan yararlanarak bir adım daha ileri götürmüşlerdir. Her adım bir sonraki adımın hazırlayıcısı olmuştur. Yavaş yavaş, tedricen güç kazanmışlar ve iktidarı böylece ele geçirmişlerdir.

2. Demokrasi, temel hak ve özgürlüklere dayalı bir rejim olarak değil, faşizmi davet eden biçimde, sadece "çoğunluğun yönetimi" olarak yorumlanmış ve çarpıtılmıştır.

Yalnızca oy mekanizmasının işlemesi, seçimlerin yapılması, Nazilerin yükselişinin demokratik sayılması için yeterli görülmüştür. Naziler demokratik sistemin sadece oy mekanizması olarak çarpıtılmasını kendi amaçları için çok güzel kullanmışlardır.

3. Eğitim ve örgütlenme etkinlikleri Naziler tarafından son derece etkin bir biçimde kullanılmıştır.

Özellikle çocuklar ve gençler arasındaki örgütlenmeye önem verilmiş, tüm toplum, milli eğitim olanakları kullanılarak gençler ve çocuklar aracılığıyla etkilenmiştir. Son kertede, beyinleri Nazi ideolojisiyle yıkanmış olan çocuklar ve gençler, kendi ailelerini ihbar etmek için bile kullanılmıştır.

4. Nazilere karşı çıkanlar yavaş yavaş temizlenmiştir.

Hitler karşıtları, komünistler dışında, hiçbir zaman örgütlenme ve güçlenme şansı bulamamışlar, teker teker tasfiye edilmişlerdir. Naziler, örgütsüz grupların, bireylerin ilgisizliğinden, demokratik bilincin yetersiz oluşundan çok büyük ölçüde yararlanmışlardır.

Başta Hitler'e destek vermiş olan ama sonradan onun zulmüne karşı çıktığı için toplama kamplarına yollanan Alman Protestan Rahip Friedrich Gustav Emil Martin Niemoller'e atfedilen şu sözler süreci çok iyi özetlemektedir:

"Önce komünistler için geldiler.
Sesimi çıkarmadım.
Çünkü ben komünist değildim.
Sonra sendikacılar için geldiler.
Sesimi çıkarmadım.
Çünkü ben sendikacı değildim.
Sonra Yahudiler için geldiler.
Sesimi çıkarmadım.
Çünkü ben Yahudi değildim.
Sonra Çingeneler için geldiler.
Sesimi çıkarmadım.
Çünkü ben Çingene değildim.
Sonra benim için geldiler.
Kimse sesini çıkarmadı.
Çünkü ses çıkaracak kimse kalmamıştı."

5. Zulmün Yahudi soykırımıyla doruk noktasına çıkmasında, İkinci Dünya Savaşı çok önemli bir rol oynamıştır.

Ülkenin bir "savaş durumu" içinde bulunması, her türlü millliyetçi duyguların aşırı biçimde kullanılmasına, "ihanet" kavramı üzerine dayalı propagandanın muhalefeti bütünüyle susturmasına yardımcı olmuştur. Naziler savaş koşullarını, tüm toplumu boyundurukları altına almakta tam bir araç olarak kullanmışlardır.

Orduyu, kendi polis örgütleri olan SS'ler aracılığıyla tam bir siyasal denetime almış ve doğrudan doğruya sadece savaşa odaklanmasını sağlamışlardır.

6. Siyasal ve toplumsal propaganda en ileri tekniklerle, en yaygın ve en şiddetli biçimiyle, toplumun beyninin yıkanması için kullanılmıştır.

Bu çerçevede radyo, önemli bir iletişim kanalı olarak Naziler tarafından çok iyi kullanılan bir araç olmuştur. Başında Goebbels'in olduğu bir Propaganda Bakanlığı kurulmuş ve bu bakanlık bütün iletişim kanallarını denetleyerek tüm toplumu boyunduruğu altına almıştır.

7. Toplu cinayetler, toplama kampları, gaz odaları, fırınlar, toplumda açık ve şeffaf biçimde, meşru ortamlarda tartışmaya konu edilmemiştir.

Bu konudaki çabalar derhal engellenmiş, cinayetlerin üstü örtülmeye çalışılmıştır. Böylece pek çok kişinin "Görmedim", "Duymadım", "Bilmiyorum" gibi bahanelere sığınarak ilgisiz kalması sağlanmıştır.

8. Dönem, Avrupa'da ve özellikle de Almanya'da ırkçılık felsefelerinin yükseliş dönemidir.

Hitler tüm ideolojisini Alman ırkının üstünlüğüne dayamıştır. Soykırım, temel olarak asil ve yüce bir değer biçiminde takdim edilen "Germen ırkçılığından" kaynaklanan bir uygulama olarak sunulmuştur. Yahudi soykırımının arkasında "Üstün Irk" ideolojisi, Germen ırkçılığı vardır.

9. Almanlara yeni bir "Dünya Devleti" ve "Dünya Düzeni" vaadi, Hitler'in en etkili ideolojik silahı olmuştur.

Toplumsal çapta uygulanan soykırım, ülke sınırlarını da aşan daha büyük ve daha yüce bir "evrensel dünya düzeni" çerçevesinde ele alınmıştır. İnsanların tarih ve "insanlık" bilinci, "Germen ırkçılığı" çerçevesinde yeni bir tarih ve yeni bir insanlık ideali adına saptırılmış ve zulüm için kullanılmıştır.

10. Adalet sistemi "Germen ırkçılığı" çerçevesinde yeniden düzenlenmiştir.

Yargı sistemi ve yargıçlar, "Nasyonal Sosyalizmin" birer uygulayıcısı, birer ajanı haline getirilmiştir. Yargıçların, kendilerini "Führer'in yerine koyarak karar vermeleri" istenmiştir.

11. Bilimin, sanat ve kültürün her alanı, adaleti de kapsayacak bir biçimde bu "yeni ideoloji", "yeni dünya düzeni" çerçevesinde yönlendirilmiş, toplum, bu kanallar aracılığıyla da manipüle edilmiştir. Sinema, mimari gibi alanlar bile yeni Nazi İmparatorluğu'nun birer simgesi, birer "ideoloji taşıyıcısı" haline getirilmiştir.

12. Yahudi "tehlikesi", evrensel bir "dünya tehdidi" olarak ele alınmıştır.

Bu "tehlike" (!) sadece dinsel ve tarihsel olarak değil, güncel ve siyasal olarak da, gerektiğinde yapay düzenlemeler ve sahte eylemlerle de desteklenerek büyütülmüştür.

İktidar, üzerinde anayasal, demokratik, kurumsal denetimlerin olmadığı bir toplumda, yalnız ve korumasız kalan halkın bir bölümünü korkutarak, bir bölümünü satın alarak, bir bölümünü de ikna ederek, gayrimeşru iktidarını demokratikmiş gibi yutturabilir.

Üstelik Naziler, ünlü Reichstag komplosuyla iktidarlarını perçinleyen seçimlere de muhalefeti tasfiye ederek gitmişlerdir.

Zaten bir kez iktidara geldikten sonra çeşitli komplolar, baskılar ve propagandalarla toplumu yönlendirmişler, bu arada sıkı bir örgütlenmeyle eğitimi ve orduyu denetime almışlardır. Bütün bu yaptıklarını da, "seçilmişlerin" meşruiyeti adına ve siyasal iktidar-devlet özdeşliği içinde "devlet olarak" halka zorla da olsa benimsetmişlerdir.

Nitekim, Batı demokrasileri, Nazilerin demokrasiyi bu biçimde yozlaştırmasından ve zulüm aracı yapmasından ders almış, bir daha böyle bir saptırmanın ve zulmün yaşanmaması için anayasa mahkemeleri başta olmak üzere pek çok anayasal denetim mekanizması getirmiştir. Tabii bunların başında da yargı bağımsızlığı gelir.

Unutulmamalıdır ki Hitler ve Humeyni de yargıyı ele geçirdikten sonra iktidarlarını iyice pekiştirmiş ve demokrasiyi rafa kaldırarak kendi rejimlerini kurmuşlardır.

Günümüz demokrasilerinde, kazanılan hiçbir seçim veya hiçbir referandum, iktidarların bağımsız yargı üzerinde egemenlik kurmalarını meşru kılamaz! Hiçbir seçim, hiçbir referandum, muhalefet hakkını yok edemez! Hiçbir seçim, hiçbir referandum, bu iktidarın zulmünü meşru kılamaz!

Zalim iktidarlar, seçimlerin ya da referandumların arkasında saklanamaz; sadece seçime ya da referanduma dayalı demokrasi olamaz!
.
Nazi Deneyimi - Emre Kongar

23 Nisan 2014 Çarşamba


"Efkâr ettiğimiz şey, memleketin hâlidir; 
Sanmam hemşerim, sanmam bundan acısı olsun.." 

Cahit Sıtkı TARANCI

23 Nisan’da Türkiye manzarası: 8 milyon 397 bin çocuk işçi

Fotoğraf: 23 Nisan’da Türkiye manzarası: 8 milyon 397 bin çocuk işçi

23 Nisan 2014 
23 Nisan Çocuk Bayramı vesilesiyle “Türkiye’de çocuk işçiliği gerçeği” raporunu açıklayan DİSK-AR, dünyada her 5 çocuktan birinin çalışmak zorunda bırakıldığı belirtilirken, Türkiye’de ise 5-17 yaş arası toplam çalışan çocukların sayısının 8 milyon 397 bine ulaştığını vurguladı

Raporda, 2013 yılında en az 59 çocuk işçinin ise iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiği kaydedildi. Son on yıl da AKP’nin sermaye politikaları sonucunda çocuk işçi sayısı %50 arttı. İstihdamın çocuk emeği üzerinden büyüdüğü bu dönemde, 4+4+4 yasası ile çocuk işçi yaşı fiilen 13′e düşürüldü.

cocuk-isci

DİSK-AR, 23 Nisan Çocuk Bayramı nedeniyle, “Türkiye’de çocuk işçiliği gerçeği” raporunu açıkladı. Çocuk işçiliğinin, insani gelişim açısından ciddi bir sorun olarak görüldüğü raporda, çalışan çocukların önemli oranda eğitim hakkının da gasp edildiği ifade edildi. Dünyada her 5 çocuktan birinin çalışmak zorunda bırakıldığının belirtildiği raporda, ” Bu çocuklar sağlıklı bir çevreden ve temel özgürlüklerden de mahrum kalmakta, fiziksel, sosyal, kültürel, duygusal ve eğitsel gelişime zarar veren koşullarda çalıştırılmaktadır” denildi. Çocuk işçilerin ücretsiz işçi ya da ucuz işgücü olarak en çok sömürülen kesimi oluşturduğunun altının çizildiği raporda, çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılması için emekten yana programlara ihtiyaç olduğu tespiti yapıldı.

Çocuk işçi sayısı son 10 yılda %50 arttı

Türkiye’de 1999-2006 yılları arasında istihdam edilen çocuk sayısının 2 milyon 270 binden, 890 bine düştüğünün ifade edildiği raporda, “Ancak 2006-2012 yıllarında çocuk işçiliğinde azalma eğilimi dururken, özellikle tarım kesimindeki artış ile birlikte çocuk işçi sayısı tekrar arttı. 2012 yılında çocuk işçi sayısı 893 bine ulaştı. TÜİK istatistiklerinden yapılan hesaplamaya göre, istihdam içinde değerlendirilmeyen ev işlerinde çalışan çocukların sayısı 1999 yılında 4 milyon 447 bin iken, 2006 yılında 6 milyon 540 bine ulaştı. 2012′de ise yaklaşık 1 milyon kişi artarak 7 milyon 503 bine yükseldi. Böylece, 5-17 yaş arası toplam çalışan çocukların (istihdama katılan ve ev içinde çalışan) sayısı 8 milyon 397 bine ulaştı. Toplamda çalışan çocukların tüm çocuklara oranı ise 1999′dan bu yana yüzde 41′den yüzde 56′ya çıktı” denildi.

İstihdam artışı çocuk emeği üzerinden

Yoksulluk ve eğitim politikalarının çocuk emeğinin acımasız döngüsünü besleyen unsurlar olduğu tespitinin yapıldığı raporda, dünya genelinde çocuk işçilerin yüzde 60′ının (129 milyon) tarım sektöründe olduğu belirtildi. Tarım sektörünün meslek hastalıkları ve iş kazaları açısından en tehlikeli sektörlerden birisi olduğuna dikkat çekilirken raporda, “En kötü biçimlerde çalışan çocukların 3′te 2′si ücretsiz aile işçileridir” denildi. Türkiye’de 2012 verilerine göre, 2006 yılından bu yana ücretsiz aile işçisi çocuk işçilerin, toplam çocuk işçiler içerisindeki oranının yüzde 41′den yüzde 46′ya, sayısının ise 362 binden 413 bine yükseldiğinin ifade edildiği rapora göre, tarım sektöründe çalışan çocukların sayısı da 73 bin kişi artarak 326 binden 399 bine, toplam çocuk işçilere oranının ise yüzde 37′den yüzde 45′e ulaştığı belirtildi. Rapora göre, tarımdaki istihdam artışının yüzde 66′sı ve ücretsiz aile işçilerindeki artışın yüzde 90′ınını 6-14 yaş arası çocuklar oluşturuyor.

2013 yılında en az 59 çocuk iş cinayetine kurban gitti

Dünya genelinde istihdam içindeki çocukların sayısının ise 264 milyon olarak ifade edildiği raporda, çocuk işçi sayısı ise 168 milyon olarak belirtildi. Dünya genelinde çocuk işçiliği sayısında azalış olduğunun belirtildiği raporda, “Ülkelere göre gelir düzeyi arttıkça çocuk işçiliği azalmaktadır” dedi. Rapora göre, okula devam ederken çalışan çocukların sayısı ise 2006-2012 yılları arasında yüzde 64 oranında artarak, 272 binden 445 bine yükseldi” ifadesini kullandı.

4+4+4 yasası, çocuk işçiliğin yaygınlaşma yaşını fiilen 13′e düşürdü

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verilerine göre 2013 yılında yaşamını yitiren bin 235 işçinin 59’unun çocuk işçi olduğu da anımsatılan raporda, 4+4+4 yasası ile zorunlu ilköğretim yaşı 6-13 yaş aralığına çekilmesinin çocuk işçiliğinin yaygınlaşma yaşını fiilen 13’e düşürdüğü savunuldu.

Sendika.Org

http://www.sendika.org/2014/04/23-nisanda-turkiye-manzarasi-8-milyon-397-bin-cocuk-isci/
23 Nisan’da Türkiye manzarası: 8 milyon 397 bin çocuk işçi
23 Nisan 2014
23 Nisan Çocuk Bayramı vesilesiyle “Türkiye’de çocuk işçiliği gerçeği” raporunu açıklayan DİSK-AR, dünyada her 5 çocuktan birinin çalışmak zorunda bırakıldığı belirtilirken, Türkiye’de ise 5-17 yaş arası toplam çalışan çocukların sayısının 8 milyon 397 bine ulaştığını vurguladı

Raporda, 2013 yılında en az 59 çocuk işçinin ise iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiği kaydedildi. Son on yıl da AKP’nin sermaye politikaları sonucunda çocuk işçi sayısı %50 arttı. İstihdamın çocuk emeği üzerinden büyüdüğü bu dönemde, 4+4+4 yasası ile çocuk işçi yaşı fiilen 13′e düşürüldü.

cocuk-isci

DİSK-AR, 23 Nisan Çocuk Bayramı nedeniyle, “Türkiye’de çocuk işçiliği gerçeği” raporunu açıkladı. Çocuk işçiliğinin, insani gelişim açısından ciddi bir sorun olarak görüldüğü raporda, çalışan çocukların önemli oranda eğitim hakkının da gasp edildiği ifade edildi. Dünyada her 5 çocuktan birinin çalışmak zorunda bırakıldığının belirtildiği raporda, ” Bu çocuklar sağlıklı bir çevreden ve temel özgürlüklerden de mahrum kalmakta, fiziksel, sosyal, kültürel, duygusal ve eğitsel gelişime zarar veren koşullarda çalıştırılmaktadır” denildi. Çocuk işçilerin ücretsiz işçi ya da ucuz işgücü olarak en çok sömürülen kesimi oluşturduğunun altının çizildiği raporda, çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılması için emekten yana programlara ihtiyaç olduğu tespiti yapıldı.

Çocuk işçi sayısı son 10 yılda %50 arttı

Türkiye’de 1999-2006 yılları arasında istihdam edilen çocuk sayısının 2 milyon 270 binden, 890 bine düştüğünün ifade edildiği raporda, “Ancak 2006-2012 yıllarında çocuk işçiliğinde azalma eğilimi dururken, özellikle tarım kesimindeki artış ile birlikte çocuk işçi sayısı tekrar arttı. 2012 yılında çocuk işçi sayısı 893 bine ulaştı. TÜİK istatistiklerinden yapılan hesaplamaya göre, istihdam içinde değerlendirilmeyen ev işlerinde çalışan çocukların sayısı 1999 yılında 4 milyon 447 bin iken, 2006 yılında 6 milyon 540 bine ulaştı. 2012′de ise yaklaşık 1 milyon kişi artarak 7 milyon 503 bine yükseldi. Böylece, 5-17 yaş arası toplam çalışan çocukların (istihdama katılan ve ev içinde çalışan) sayısı 8 milyon 397 bine ulaştı. Toplamda çalışan çocukların tüm çocuklara oranı ise 1999′dan bu yana yüzde 41′den yüzde 56′ya çıktı” denildi.

İstihdam artışı çocuk emeği üzerinden

Yoksulluk ve eğitim politikalarının çocuk emeğinin acımasız döngüsünü besleyen unsurlar olduğu tespitinin yapıldığı raporda, dünya genelinde çocuk işçilerin yüzde 60′ının (129 milyon) tarım sektöründe olduğu belirtildi. Tarım sektörünün meslek hastalıkları ve iş kazaları açısından en tehlikeli sektörlerden birisi olduğuna dikkat çekilirken raporda, “En kötü biçimlerde çalışan çocukların 3′te 2′si ücretsiz aile işçileridir” denildi. Türkiye’de 2012 verilerine göre, 2006 yılından bu yana ücretsiz aile işçisi çocuk işçilerin, toplam çocuk işçiler içerisindeki oranının yüzde 41′den yüzde 46′ya, sayısının ise 362 binden 413 bine yükseldiğinin ifade edildiği rapora göre, tarım sektöründe çalışan çocukların sayısı da 73 bin kişi artarak 326 binden 399 bine, toplam çocuk işçilere oranının ise yüzde 37′den yüzde 45′e ulaştığı belirtildi. Rapora göre, tarımdaki istihdam artışının yüzde 66′sı ve ücretsiz aile işçilerindeki artışın yüzde 90′ınını 6-14 yaş arası çocuklar oluşturuyor.

2013 yılında en az 59 çocuk iş cinayetine kurban gitti

Dünya genelinde istihdam içindeki çocukların sayısının ise 264 milyon olarak ifade edildiği raporda, çocuk işçi sayısı ise 168 milyon olarak belirtildi. Dünya genelinde çocuk işçiliği sayısında azalış olduğunun belirtildiği raporda, “Ülkelere göre gelir düzeyi arttıkça çocuk işçiliği azalmaktadır” dedi. Rapora göre, okula devam ederken çalışan çocukların sayısı ise 2006-2012 yılları arasında yüzde 64 oranında artarak, 272 binden 445 bine yükseldi” ifadesini kullandı.

4+4+4 yasası, çocuk işçiliğin yaygınlaşma yaşını fiilen 13′e düşürdü

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verilerine göre 2013 yılında yaşamını yitiren bin 235 işçinin 59’unun çocuk işçi olduğu da anımsatılan raporda, 4+4+4 yasası ile zorunlu ilköğretim yaşı 6-13 yaş aralığına çekilmesinin çocuk işçiliğinin yaygınlaşma yaşını fiilen 13’e düşürdüğü savunuldu.

Sendika.Org

http://www.sendika.org/2014/04/23-nisanda-turkiye-manzarasi-8-milyon-397-bin-cocuk-isci/
Daha az göster