4 Mayıs 2014 Pazar

Fikri Sönmez (d. Ordu, 1938 - ö. 4 Mayıs 1985)

Fikri Sönmez (d. Ordu, 1938 - ö. 4 Mayıs 1985), Ordu'nun Fatsa ilçesinin belediye başkanlarından. Fatsa'da sosyalist bir yönetim kurduğu gerekçesiyle askeri operasyon ile görevinden alınmıştır.

Nam-ı diğer Terzi Fikri, 1938 yılında Ordu-Fatsa'nın Kabakdağı köyünde doğar. Ailesinin ihtiyacı üzerine ilkokuldan sonra bir terzinin yanında çırak olarak çalışmaya başlar.

Fikri Sönmez 60'lı yılların ortalarında TİP'e üye olur ve aktif olarak görev alır. Dev-Genç saflarında 6. Filo'ya karşı düzenlenen gösterilere katılır. 1970 ortalarında sol içinde ortaya çıkan yeni saflaşmalarda Mahir Çayan'ın görüşlerine katılarak THKP-C saflarında yer alır. 1971-1972 yıllarında Mahir Çayan ve arkadaşlarının Maltepe Askeri Cezaevi'nden kaçışlarından sonra, Karadeniz Bölgesi'ne geçmelerinde ve bu bölgedeki ilişkilerinde ve eylemlerinde yardımcı olduğu gerekçesiyle THKP-C Davası'nın diğer sanıkları ile beraber 2 yıl kadar tutuklu olarak yargılanır ancak 1974 affıyla tahliye olur. Giresun, Ordu, Samsun bölgelerinde aktif faaliyet yürütür Devrimci Yol üyesidir.

Belediye Başkanlığı
1978 yılından itibaren sol gruplar Fatsa'da duruma hâkim olur.[kaynak belirtilmeli] 1979 yılında belediye başkanı Nazmiye Komitoğlu'nun vefatı nedeniyle bir ara seçim yapılır. Bağımsız belediye başkan adayı olur ve seçimi kazanır. Seçildikten sonra Fatsa'yı özelliklerine göre 11 bölgeye ayırarak halk komitelerini oluşturur. İki ayda bir yapılan halk toplantıları ile de halkın belediye yönetimine katkıda bulunmasına çalışılır. Bu komitelerin üyeleri bu toplantılarda belediye çalışmalarını denetler, gerekirse komite üyelerini görevlerinden alırlardı. 

Komitelerde belediye faaliyetlerinden başka içki, kumar sorunları, kadının evde gördügu şiddet gibi diğer konular da ele alınmaya başlanmıştı. Bu komitelerin gerçekleştirdiği önemli çalışmalardan biri "Çamura Son" kampanyası idi. Kampanyanın ardından bir de Fatsa Halk Şenliği düzenlenir. İlçe kısa bir süre içinde Sosyalist solun simgesi olurken sağcı basın organları ve politikacılar tarafından da eleştirilere hedef olur.[1]

11 Temmuz 1980'de ilçeye "'nokta operasyonu'" diye tabir edilen bir askeri operasyon düzenlenir. Operasyondan önce Fatsa AP, CHP ve MSP ilçe başkanlarının yaptıkları "Fatsa'da komünist işgal yoktur. Fatsa'da ateş ile barut yok, böylesine huzurlu bir yerde olay çıkartmayı istemek niye?" açıklamaları operasyonu durduramaz. 11 Temmuz günü gözaltına alınan Fikri Sönmez 4 Mayıs 1985 günü cezaevinde kalp krizi sonucu yaşamını yitirir. Daha sonra, bir sosyalist yerel yönetim deneyimi olarak görülen bu dönem yerli yabancı birçok araştırmaya da konu olur.

kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Fikri_Sönmez

3 Mayıs 2014 Cumartesi

Komünizmden korkuyorlar!


Komünizmden korkuyorlar! 

Tamam, zengin korksun! 
Bunda şaşılacak bir şey yok. 
Toprak ağası korksun, borsacı, banker, spekülatör, soyguncu, kabzımal, köle taciri, kalpazan, yağmacı din bezirgânı, üfürükçü, üçkâğıtcı, cennette arsa pazarlayan molla korksun! 
Korkması uyanıklığından! 

İyi de fukara niye korkar? 
İşsiz, aşsız emekçi, topraksız ırgat, evsiz barksız adam, kırbaçlanan köle neden korkar? 
Bu korkunun beyinle açıklaması ne? 
'Cehalet' demek aptallığa 'masumiyet' kazandırmak olur! 

Şeyh Bedrettin, Dadal, Karaca, Spartaküs, Zapata havadan mı düştü; 
bunca destan, şiir, türkü, bunca bilge değiş, haksızlığa isyan 
gökten ayet olarak mı indi? Halk değil mi yaratan? Dört duvarı camdan 
bir odaya serçe koyun; dış dünyaya uçma umuduyla dört yana çarpan serçe ne hâl olur? Gün yürmidört saat, tokların renkli tv camına çarpan açların hali de budur! Kapitalizm böyle bir şey işte. 

Reçel kavanozda. Kavanoz sahibinin elinde. Ekran ya da vitrin fark etmez, yalayan, ahmak ahmak bakıp tosladığı camı yalar! Evet, kapitalizm böyle bir şey. Üstelik sadece mutlu azınlık ambarına dönük çalışan soygun çarkı da değil, aynı zamanda doğayı yok etme, insanı ahmaklaştırma aygıtı. 

Toplumlarda sersemleştirme, aptallaştırma operasyonu var! Kurnazların, uyanıkların kontrolünde!

Nihat Behram

1 Mayıs 2014 Perşembe

Çikolatanın Tadını Bilmeyen Kakao İşçileri


Çikolatanın Tadını Bilmeyen Kakao İşçileri

Dünyada 27 milyon insan köle olarak çalışıyor. Afrika’da kakao tarlasında çalışıp çikolatanın tadını bilmeyen milyonlarca çocuk var…
Bugün tarihte herhangi bir zamanda olduğundan çok daha fazla köle var. Dünya genelinde tam 27 milyon kışı özgür değil. Başkaları için, onların istediği şekilde çalışmak zorunda.

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün rakamlarına göre bugün 21 milyon kişi zorla çalıştırılıyor. Yani çalışan her bin kişiden üçü bırakamayacağı işlerde çalışıyor. Modern köle olarak sayılabilecek insan sayısı ise 27 milyona ulaşıyor. Sivil toplum örgütleri 350 yıl öncesine göre bugün daha fazla köle olduğunu savunuyor.

Modern köleler şiddetle ya da borçlandırılarak köleleştirilmiş, yasal hakları olmayan ve destek alamayan insanlar. Bu insanlar kaçak olarak hayatta kalmaya çalışıyor. Modern köleler ne bulundukları ülkenin eğitim ve sağlık imkanlarından ne de çalışmalarının karşılığı olan emeklilik planlarından yararlanabiliyor. Bu kişiler sınır dışı edilme korkusuyla hiçbir hak arayışına da giremiyor. Bu durum onların hayat standartlarını düşürüyor. Bağımlı oldukları insan kaçakçıları tarafından seks endüstrisi, hizmet sektörü, inşaat ve özel ev işlerinde çalıştırılıyorlar. 27 milyonun çok azı içinde bulunduğu şartlardan memnun.

Modern çağın köleleri göçmen, kaçak işçi, kâğıtsız yabancı, sığınmacı şeklinde isim değişerek sistem içindeki varlığını sürdürüyor.

ÇİKOLATANIN TADINI BİLMEYEN KAKAO İŞÇİSİ ÇOCUKLAR

Her gün dünyanın pek çok ülkesinden “modern köle” haberleri geliyor ancak Afrika, bu anlamda da en şanssız kıta… Batı Afrika’da tam 2 milyon çocuk haftanın 7 günü, günde 12 saat kakao toplamak için çalışıyor.

Dünyanın dört bir yanında her yıl üç milyon ton çikolata yeniyor. Bunun yarısı Avrupa’da tüketiliyor. Bayram gibi özel günlerde ilk akla gelen hediye çikolata oluyor. Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var. O çikolataları üretenlerin çoğu, çikolatanın tadını bile bilmeyen Afrikalı çocuk işçiler.

Kakao dört bin yıl önce Orta ve Güney Amerika’da bulunmuş olsa da çikolata yapımında kullanılan kakaonun yüzde 70′i bugün Afrika kıtasında üretiliyor. Bati Afrika’da iki milyon çocuk işçinin kakao üretiminde çalıştığı tahmin ediliyor. Çocukların tercih edilme sebepleri ise çok basit: aldıkları ücret çok daha düşük.

Daha iyi bir gelecek umuduyla evlerinden alınan çocuklar beklemedikleri bir hayatla karşılaşıyor. Güne sabahın erken saatlerinde başlıyorlar. Haftanın yedi günü, 12 saat boyunca ter çalışıyorlar. Çoğu zaman tek yedikleri mısır oluyor. Onlara verilen su miktarı da kısıtlı. Yeterince hızlı çalışmazlarsa ya da kaçmaya çalışırlarsa cezalar ağır.

Uluslararası Çalışma Örgütü İLO’nun verilerine göre, köle gibi çalıştırılan çocuklar dayak ve başta cinsel istismar olmak üzere çeşitli kötü muamelelerle karşı karşıya kalıyor. Araştırmalar çocukların yüzde 94′ünün tehlikeli aletlerle çalışmak zorunda bırakıldığını söylüyor. Çalışanların yüzde 80′i bir çocuğun taşıyabileceğinden çok daha ağır yükler taşımaya zorlanıyor. Yarısı iş kazası geçirerek yaralanıyor.

Sivil toplum örgütleri yaşananların önüne geçmek için ardı ardına kampanyalar düzenliyor. 2001 yılında bu gidişe dur demek için kakao protokolü imzalandı. Protokolle çocuk işçilerle bağlantısı olmayan firmaların ambalajlarına “bu ürünün üretilmesinde çocuk işçi çalıştırılmamıştır” logosu konmasına karar verildi. Ancak şirketlerden gelen yoğun baskılar üzerine bu uygulamanın başlangıç tarihi önce 2005 yılına, daha sonra 2008′e, ardından da 2010′a ertelendi.

Son belirlenen tarihin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen yapılan tüm girişimler sonuçsuz kaldı. Afrikalı 2 milyon çocuk zor şartlarda kakao tarlalarında çalışmaya devam ediyor.

MALAVİ’DE TÜTÜN, ÖZBEKİSTAN’DA PAMUK TARLASINDA ÇALIŞIYORLAR

Afrika kıtasında tarım alanında toplam 72 milyon çocuğun çalıştığı tahmin ediliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün tahminlerine göre, dünyada 215 milyon çocuk okula gitmek yerine çalışmak zorunda bırakılıyor. Bunların 6 milyona yakını kendi rızaları olmadan zorla çalıştırılan ve emeklerinin karşılığını alamayan çocuklar. İki milyon çocuk ise madenlerde çalışıyor.

Güney Afrika ülkesi Malavi’de yaşananlar Afrika kıtasının en büyük trajedilerinden biri. Kuzey Amerika’nın sigara ihtiyacını karşılamak için binlerce çocuk Malavi’deki tütün tarlalarında çalışıyor. Çalıştıkları her 12 saat için sadece 17 cent ücret alıyorlar. yaptıkları işin bedeli ise çok ağır. Çocuklar günde 54 miligram nikotin soluyor. Bu da 50 sigaraya denk geliyor.

Özbekistan’da yaşayan çocuklar da pamuk tarlalarında zor şartlar altında çalışıyor. Ekonomisinin büyük bir kısmı pamuk üretimine dayanan Özbekistan’da iki milyonu aşkın çocuğun tarlalarda zorla çalıştırıldığı tahmin ediliyor. Üstelik bu çocukların en küçükleri henüz dokuz yaşında. Aylarca tatil yapmalarına izin verilmeden çalıştırılan çocuklara emeklerinin karşılığında herhangi bir ücret ödenmediği iddia ediliyor.

Bazı uluslararası giyim firmalarıysa çocuk işçi çalıştırılmasını protesto için Özbekistan’dan pamuk alımına son verdi.

Kaynak: Kuzey Haber Ajansı

28 Nisan 2014 Pazartesi

Nazi Deneyimi - Emre Kongar

Fotoğraf: Nazi Deneyimi - Emre Kongar 

Ünlü öyküdür: Bir kurbağayı kaynar su dolu bir kaba atarsanız sıçrar ve kendini dışarı atar. Ama bir tencere soğuk suyun içine koyar ve suyu yavaş yavaş ısıtarak kaynatırsanız kurbağacık da haşlanarak ölür.

1. Tedrici olarak, yavaş yavaş iktidarı ele geçirme politikası.

Naziler, toplumda henüz yerleşmekte olan demokratik sistemin boşluklarından yararlanarak örgütlenmişler, iktidar yürüyüşlerini her fırsattan yararlanarak bir adım daha ileri götürmüşlerdir. Her adım bir sonraki adımın hazırlayıcısı olmuştur. Yavaş yavaş, tedricen güç kazanmışlar ve iktidarı böylece ele geçirmişlerdir.

2. Demokrasi, temel hak ve özgürlüklere dayalı bir rejim olarak değil, faşizmi davet eden biçimde, sadece "çoğunluğun yönetimi" olarak yorumlanmış ve çarpıtılmıştır.

Yalnızca oy mekanizmasının işlemesi, seçimlerin yapılması, Nazilerin yükselişinin demokratik sayılması için yeterli görülmüştür. Naziler demokratik sistemin sadece oy mekanizması olarak çarpıtılmasını kendi amaçları için çok güzel kullanmışlardır.

3. Eğitim ve örgütlenme etkinlikleri Naziler tarafından son derece etkin bir biçimde kullanılmıştır.

Özellikle çocuklar ve gençler arasındaki örgütlenmeye önem verilmiş, tüm toplum, milli eğitim olanakları kullanılarak gençler ve çocuklar aracılığıyla etkilenmiştir. Son kertede, beyinleri Nazi ideolojisiyle yıkanmış olan çocuklar ve gençler, kendi ailelerini ihbar etmek için bile kullanılmıştır.

4. Nazilere karşı çıkanlar yavaş yavaş temizlenmiştir.

Hitler karşıtları, komünistler dışında, hiçbir zaman örgütlenme ve güçlenme şansı bulamamışlar, teker teker tasfiye edilmişlerdir. Naziler, örgütsüz grupların, bireylerin ilgisizliğinden, demokratik bilincin yetersiz oluşundan çok büyük ölçüde yararlanmışlardır.

Başta Hitler'e destek vermiş olan ama sonradan onun zulmüne karşı çıktığı için toplama kamplarına yollanan Alman Protestan Rahip Friedrich Gustav Emil Martin Niemoller'e atfedilen şu sözler süreci çok iyi özetlemektedir:

"Önce komünistler için geldiler.
Sesimi çıkarmadım.
Çünkü ben komünist değildim.
Sonra sendikacılar için geldiler.
Sesimi çıkarmadım.
Çünkü ben sendikacı değildim.
Sonra Yahudiler için geldiler.
Sesimi çıkarmadım.
Çünkü ben Yahudi değildim.
Sonra Çingeneler için geldiler.
Sesimi çıkarmadım.
Çünkü ben Çingene değildim.
Sonra benim için geldiler.
Kimse sesini çıkarmadı.
Çünkü ses çıkaracak kimse kalmamıştı."

5. Zulmün Yahudi soykırımıyla doruk noktasına çıkmasında, İkinci Dünya Savaşı çok önemli bir rol oynamıştır.

Ülkenin bir "savaş durumu" içinde bulunması, her türlü millliyetçi duyguların aşırı biçimde kullanılmasına, "ihanet" kavramı üzerine dayalı propagandanın muhalefeti bütünüyle susturmasına yardımcı olmuştur. Naziler savaş koşullarını, tüm toplumu boyundurukları altına almakta tam bir araç olarak kullanmışlardır.

Orduyu, kendi polis örgütleri olan SS'ler aracılığıyla tam bir siyasal denetime almış ve doğrudan doğruya sadece savaşa odaklanmasını sağlamışlardır.

6. Siyasal ve toplumsal propaganda en ileri tekniklerle, en yaygın ve en şiddetli biçimiyle, toplumun beyninin yıkanması için kullanılmıştır.

Bu çerçevede radyo, önemli bir iletişim kanalı olarak Naziler tarafından çok iyi kullanılan bir araç olmuştur. Başında Goebbels'in olduğu bir Propaganda Bakanlığı kurulmuş ve bu bakanlık bütün iletişim kanallarını denetleyerek tüm toplumu boyunduruğu altına almıştır. 

7. Toplu cinayetler, toplama kampları, gaz odaları, fırınlar, toplumda açık ve şeffaf biçimde, meşru ortamlarda tartışmaya konu edilmemiştir.

Bu konudaki çabalar derhal engellenmiş, cinayetlerin üstü örtülmeye çalışılmıştır. Böylece pek çok kişinin "Görmedim", "Duymadım", "Bilmiyorum" gibi bahanelere sığınarak ilgisiz kalması sağlanmıştır.

8. Dönem, Avrupa'da ve özellikle de Almanya'da ırkçılık felsefelerinin yükseliş dönemidir.

Hitler tüm ideolojisini Alman ırkının üstünlüğüne dayamıştır. Soykırım, temel olarak asil ve yüce bir değer biçiminde takdim edilen "Germen ırkçılığından" kaynaklanan bir uygulama olarak sunulmuştur. Yahudi soykırımının arkasında "Üstün Irk" ideolojisi, Germen ırkçılığı vardır. 

9. Almanlara yeni bir "Dünya Devleti" ve "Dünya Düzeni" vaadi, Hitler'in en etkili ideolojik silahı olmuştur.

Toplumsal çapta uygulanan soykırım, ülke sınırlarını da aşan daha büyük ve daha yüce bir "evrensel dünya düzeni" çerçevesinde ele alınmıştır. İnsanların tarih ve "insanlık" bilinci, "Germen ırkçılığı" çerçevesinde yeni bir tarih ve yeni bir insanlık ideali adına saptırılmış ve zulüm için kullanılmıştır.

10. Adalet sistemi "Germen ırkçılığı" çerçevesinde yeniden düzenlenmiştir.

Yargı sistemi ve yargıçlar, "Nasyonal Sosyalizmin" birer uygulayıcısı, birer ajanı haline getirilmiştir. Yargıçların, kendilerini "Führer'in yerine koyarak karar vermeleri" istenmiştir.

11. Bilimin, sanat ve kültürün her alanı, adaleti de kapsayacak bir biçimde bu "yeni ideoloji", "yeni dünya düzeni" çerçevesinde yönlendirilmiş, toplum, bu kanallar aracılığıyla da manipüle edilmiştir. Sinema, mimari gibi alanlar bile yeni Nazi İmparatorluğu'nun birer simgesi, birer "ideoloji taşıyıcısı" haline getirilmiştir.

12. Yahudi "tehlikesi", evrensel bir "dünya tehdidi" olarak ele alınmıştır.

Bu "tehlike" (!) sadece dinsel ve tarihsel olarak değil, güncel ve siyasal olarak da, gerektiğinde yapay düzenlemeler ve sahte eylemlerle de desteklenerek büyütülmüştür.

İktidar, üzerinde anayasal, demokratik, kurumsal denetimlerin olmadığı bir toplumda, yalnız ve korumasız kalan halkın bir bölümünü korkutarak, bir bölümünü satın alarak, bir bölümünü de ikna ederek, gayrimeşru iktidarını demokratikmiş gibi yutturabilir.

Üstelik Naziler, ünlü Reichstag komplosuyla iktidarlarını perçinleyen seçimlere de muhalefeti tasfiye ederek gitmişlerdir.

Zaten bir kez iktidara geldikten sonra çeşitli komplolar, baskılar ve propagandalarla toplumu yönlendirmişler, bu arada sıkı bir örgütlenmeyle eğitimi ve orduyu denetime almışlardır. Bütün bu yaptıklarını da, "seçilmişlerin" meşruiyeti adına ve siyasal iktidar-devlet özdeşliği içinde "devlet olarak" halka zorla da olsa benimsetmişlerdir.

Nitekim, Batı demokrasileri, Nazilerin demokrasiyi bu biçimde yozlaştırmasından ve zulüm aracı yapmasından ders almış, bir daha böyle bir saptırmanın ve zulmün yaşanmaması için anayasa mahkemeleri başta olmak üzere pek çok anayasal denetim mekanizması getirmiştir. Tabii bunların başında da yargı bağımsızlığı gelir.

Unutulmamalıdır ki Hitler ve Humeyni de yargıyı ele geçirdikten sonra iktidarlarını iyice pekiştirmiş ve demokrasiyi rafa kaldırarak kendi rejimlerini kurmuşlardır.

Günümüz demokrasilerinde, kazanılan hiçbir seçim veya hiçbir referandum, iktidarların bağımsız yargı üzerinde egemenlik kurmalarını meşru kılamaz! Hiçbir seçim, hiçbir referandum, muhalefet hakkını yok edemez! Hiçbir seçim, hiçbir referandum, bu iktidarın zulmünü meşru kılamaz!

Zalim iktidarlar, seçimlerin ya da referandumların arkasında saklanamaz; sadece seçime ya da referanduma dayalı demokrasi olamaz!
.
Nazi Deneyimi - Emre Kongar

Nazi Deneyimi - Emre Kongar 

Ünlü öyküdür: Bir kurbağayı kaynar su dolu bir kaba atarsanız sıçrar ve kendini dışarı atar. Ama bir tencere soğuk suyun içine koyar ve suyu yavaş yavaş ısıtarak kaynatırsanız kurbağacık da haşlanarak ölür.

1. Tedrici olarak, yavaş yavaş iktidarı ele geçirme politikası.

Naziler, toplumda henüz yerleşmekte olan demokratik sistemin boşluklarından yararlanarak örgütlenmişler, iktidar yürüyüşlerini her fırsattan yararlanarak bir adım daha ileri götürmüşlerdir. Her adım bir sonraki adımın hazırlayıcısı olmuştur. Yavaş yavaş, tedricen güç kazanmışlar ve iktidarı böylece ele geçirmişlerdir.

2. Demokrasi, temel hak ve özgürlüklere dayalı bir rejim olarak değil, faşizmi davet eden biçimde, sadece "çoğunluğun yönetimi" olarak yorumlanmış ve çarpıtılmıştır.

Yalnızca oy mekanizmasının işlemesi, seçimlerin yapılması, Nazilerin yükselişinin demokratik sayılması için yeterli görülmüştür. Naziler demokratik sistemin sadece oy mekanizması olarak çarpıtılmasını kendi amaçları için çok güzel kullanmışlardır.

3. Eğitim ve örgütlenme etkinlikleri Naziler tarafından son derece etkin bir biçimde kullanılmıştır.

Özellikle çocuklar ve gençler arasındaki örgütlenmeye önem verilmiş, tüm toplum, milli eğitim olanakları kullanılarak gençler ve çocuklar aracılığıyla etkilenmiştir. Son kertede, beyinleri Nazi ideolojisiyle yıkanmış olan çocuklar ve gençler, kendi ailelerini ihbar etmek için bile kullanılmıştır.

4. Nazilere karşı çıkanlar yavaş yavaş temizlenmiştir.

Hitler karşıtları, komünistler dışında, hiçbir zaman örgütlenme ve güçlenme şansı bulamamışlar, teker teker tasfiye edilmişlerdir. Naziler, örgütsüz grupların, bireylerin ilgisizliğinden, demokratik bilincin yetersiz oluşundan çok büyük ölçüde yararlanmışlardır.

Başta Hitler'e destek vermiş olan ama sonradan onun zulmüne karşı çıktığı için toplama kamplarına yollanan Alman Protestan Rahip Friedrich Gustav Emil Martin Niemoller'e atfedilen şu sözler süreci çok iyi özetlemektedir:

"Önce komünistler için geldiler.
Sesimi çıkarmadım.
Çünkü ben komünist değildim.
Sonra sendikacılar için geldiler.
Sesimi çıkarmadım.
Çünkü ben sendikacı değildim.
Sonra Yahudiler için geldiler.
Sesimi çıkarmadım.
Çünkü ben Yahudi değildim.
Sonra Çingeneler için geldiler.
Sesimi çıkarmadım.
Çünkü ben Çingene değildim.
Sonra benim için geldiler.
Kimse sesini çıkarmadı.
Çünkü ses çıkaracak kimse kalmamıştı."

5. Zulmün Yahudi soykırımıyla doruk noktasına çıkmasında, İkinci Dünya Savaşı çok önemli bir rol oynamıştır.

Ülkenin bir "savaş durumu" içinde bulunması, her türlü millliyetçi duyguların aşırı biçimde kullanılmasına, "ihanet" kavramı üzerine dayalı propagandanın muhalefeti bütünüyle susturmasına yardımcı olmuştur. Naziler savaş koşullarını, tüm toplumu boyundurukları altına almakta tam bir araç olarak kullanmışlardır.

Orduyu, kendi polis örgütleri olan SS'ler aracılığıyla tam bir siyasal denetime almış ve doğrudan doğruya sadece savaşa odaklanmasını sağlamışlardır.

6. Siyasal ve toplumsal propaganda en ileri tekniklerle, en yaygın ve en şiddetli biçimiyle, toplumun beyninin yıkanması için kullanılmıştır.

Bu çerçevede radyo, önemli bir iletişim kanalı olarak Naziler tarafından çok iyi kullanılan bir araç olmuştur. Başında Goebbels'in olduğu bir Propaganda Bakanlığı kurulmuş ve bu bakanlık bütün iletişim kanallarını denetleyerek tüm toplumu boyunduruğu altına almıştır.

7. Toplu cinayetler, toplama kampları, gaz odaları, fırınlar, toplumda açık ve şeffaf biçimde, meşru ortamlarda tartışmaya konu edilmemiştir.

Bu konudaki çabalar derhal engellenmiş, cinayetlerin üstü örtülmeye çalışılmıştır. Böylece pek çok kişinin "Görmedim", "Duymadım", "Bilmiyorum" gibi bahanelere sığınarak ilgisiz kalması sağlanmıştır.

8. Dönem, Avrupa'da ve özellikle de Almanya'da ırkçılık felsefelerinin yükseliş dönemidir.

Hitler tüm ideolojisini Alman ırkının üstünlüğüne dayamıştır. Soykırım, temel olarak asil ve yüce bir değer biçiminde takdim edilen "Germen ırkçılığından" kaynaklanan bir uygulama olarak sunulmuştur. Yahudi soykırımının arkasında "Üstün Irk" ideolojisi, Germen ırkçılığı vardır.

9. Almanlara yeni bir "Dünya Devleti" ve "Dünya Düzeni" vaadi, Hitler'in en etkili ideolojik silahı olmuştur.

Toplumsal çapta uygulanan soykırım, ülke sınırlarını da aşan daha büyük ve daha yüce bir "evrensel dünya düzeni" çerçevesinde ele alınmıştır. İnsanların tarih ve "insanlık" bilinci, "Germen ırkçılığı" çerçevesinde yeni bir tarih ve yeni bir insanlık ideali adına saptırılmış ve zulüm için kullanılmıştır.

10. Adalet sistemi "Germen ırkçılığı" çerçevesinde yeniden düzenlenmiştir.

Yargı sistemi ve yargıçlar, "Nasyonal Sosyalizmin" birer uygulayıcısı, birer ajanı haline getirilmiştir. Yargıçların, kendilerini "Führer'in yerine koyarak karar vermeleri" istenmiştir.

11. Bilimin, sanat ve kültürün her alanı, adaleti de kapsayacak bir biçimde bu "yeni ideoloji", "yeni dünya düzeni" çerçevesinde yönlendirilmiş, toplum, bu kanallar aracılığıyla da manipüle edilmiştir. Sinema, mimari gibi alanlar bile yeni Nazi İmparatorluğu'nun birer simgesi, birer "ideoloji taşıyıcısı" haline getirilmiştir.

12. Yahudi "tehlikesi", evrensel bir "dünya tehdidi" olarak ele alınmıştır.

Bu "tehlike" (!) sadece dinsel ve tarihsel olarak değil, güncel ve siyasal olarak da, gerektiğinde yapay düzenlemeler ve sahte eylemlerle de desteklenerek büyütülmüştür.

İktidar, üzerinde anayasal, demokratik, kurumsal denetimlerin olmadığı bir toplumda, yalnız ve korumasız kalan halkın bir bölümünü korkutarak, bir bölümünü satın alarak, bir bölümünü de ikna ederek, gayrimeşru iktidarını demokratikmiş gibi yutturabilir.

Üstelik Naziler, ünlü Reichstag komplosuyla iktidarlarını perçinleyen seçimlere de muhalefeti tasfiye ederek gitmişlerdir.

Zaten bir kez iktidara geldikten sonra çeşitli komplolar, baskılar ve propagandalarla toplumu yönlendirmişler, bu arada sıkı bir örgütlenmeyle eğitimi ve orduyu denetime almışlardır. Bütün bu yaptıklarını da, "seçilmişlerin" meşruiyeti adına ve siyasal iktidar-devlet özdeşliği içinde "devlet olarak" halka zorla da olsa benimsetmişlerdir.

Nitekim, Batı demokrasileri, Nazilerin demokrasiyi bu biçimde yozlaştırmasından ve zulüm aracı yapmasından ders almış, bir daha böyle bir saptırmanın ve zulmün yaşanmaması için anayasa mahkemeleri başta olmak üzere pek çok anayasal denetim mekanizması getirmiştir. Tabii bunların başında da yargı bağımsızlığı gelir.

Unutulmamalıdır ki Hitler ve Humeyni de yargıyı ele geçirdikten sonra iktidarlarını iyice pekiştirmiş ve demokrasiyi rafa kaldırarak kendi rejimlerini kurmuşlardır.

Günümüz demokrasilerinde, kazanılan hiçbir seçim veya hiçbir referandum, iktidarların bağımsız yargı üzerinde egemenlik kurmalarını meşru kılamaz! Hiçbir seçim, hiçbir referandum, muhalefet hakkını yok edemez! Hiçbir seçim, hiçbir referandum, bu iktidarın zulmünü meşru kılamaz!

Zalim iktidarlar, seçimlerin ya da referandumların arkasında saklanamaz; sadece seçime ya da referanduma dayalı demokrasi olamaz!
.
Nazi Deneyimi - Emre Kongar

23 Nisan 2014 Çarşamba


"Efkâr ettiğimiz şey, memleketin hâlidir; 
Sanmam hemşerim, sanmam bundan acısı olsun.." 

Cahit Sıtkı TARANCI

23 Nisan’da Türkiye manzarası: 8 milyon 397 bin çocuk işçi

Fotoğraf: 23 Nisan’da Türkiye manzarası: 8 milyon 397 bin çocuk işçi

23 Nisan 2014 
23 Nisan Çocuk Bayramı vesilesiyle “Türkiye’de çocuk işçiliği gerçeği” raporunu açıklayan DİSK-AR, dünyada her 5 çocuktan birinin çalışmak zorunda bırakıldığı belirtilirken, Türkiye’de ise 5-17 yaş arası toplam çalışan çocukların sayısının 8 milyon 397 bine ulaştığını vurguladı

Raporda, 2013 yılında en az 59 çocuk işçinin ise iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiği kaydedildi. Son on yıl da AKP’nin sermaye politikaları sonucunda çocuk işçi sayısı %50 arttı. İstihdamın çocuk emeği üzerinden büyüdüğü bu dönemde, 4+4+4 yasası ile çocuk işçi yaşı fiilen 13′e düşürüldü.

cocuk-isci

DİSK-AR, 23 Nisan Çocuk Bayramı nedeniyle, “Türkiye’de çocuk işçiliği gerçeği” raporunu açıkladı. Çocuk işçiliğinin, insani gelişim açısından ciddi bir sorun olarak görüldüğü raporda, çalışan çocukların önemli oranda eğitim hakkının da gasp edildiği ifade edildi. Dünyada her 5 çocuktan birinin çalışmak zorunda bırakıldığının belirtildiği raporda, ” Bu çocuklar sağlıklı bir çevreden ve temel özgürlüklerden de mahrum kalmakta, fiziksel, sosyal, kültürel, duygusal ve eğitsel gelişime zarar veren koşullarda çalıştırılmaktadır” denildi. Çocuk işçilerin ücretsiz işçi ya da ucuz işgücü olarak en çok sömürülen kesimi oluşturduğunun altının çizildiği raporda, çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılması için emekten yana programlara ihtiyaç olduğu tespiti yapıldı.

Çocuk işçi sayısı son 10 yılda %50 arttı

Türkiye’de 1999-2006 yılları arasında istihdam edilen çocuk sayısının 2 milyon 270 binden, 890 bine düştüğünün ifade edildiği raporda, “Ancak 2006-2012 yıllarında çocuk işçiliğinde azalma eğilimi dururken, özellikle tarım kesimindeki artış ile birlikte çocuk işçi sayısı tekrar arttı. 2012 yılında çocuk işçi sayısı 893 bine ulaştı. TÜİK istatistiklerinden yapılan hesaplamaya göre, istihdam içinde değerlendirilmeyen ev işlerinde çalışan çocukların sayısı 1999 yılında 4 milyon 447 bin iken, 2006 yılında 6 milyon 540 bine ulaştı. 2012′de ise yaklaşık 1 milyon kişi artarak 7 milyon 503 bine yükseldi. Böylece, 5-17 yaş arası toplam çalışan çocukların (istihdama katılan ve ev içinde çalışan) sayısı 8 milyon 397 bine ulaştı. Toplamda çalışan çocukların tüm çocuklara oranı ise 1999′dan bu yana yüzde 41′den yüzde 56′ya çıktı” denildi.

İstihdam artışı çocuk emeği üzerinden

Yoksulluk ve eğitim politikalarının çocuk emeğinin acımasız döngüsünü besleyen unsurlar olduğu tespitinin yapıldığı raporda, dünya genelinde çocuk işçilerin yüzde 60′ının (129 milyon) tarım sektöründe olduğu belirtildi. Tarım sektörünün meslek hastalıkları ve iş kazaları açısından en tehlikeli sektörlerden birisi olduğuna dikkat çekilirken raporda, “En kötü biçimlerde çalışan çocukların 3′te 2′si ücretsiz aile işçileridir” denildi. Türkiye’de 2012 verilerine göre, 2006 yılından bu yana ücretsiz aile işçisi çocuk işçilerin, toplam çocuk işçiler içerisindeki oranının yüzde 41′den yüzde 46′ya, sayısının ise 362 binden 413 bine yükseldiğinin ifade edildiği rapora göre, tarım sektöründe çalışan çocukların sayısı da 73 bin kişi artarak 326 binden 399 bine, toplam çocuk işçilere oranının ise yüzde 37′den yüzde 45′e ulaştığı belirtildi. Rapora göre, tarımdaki istihdam artışının yüzde 66′sı ve ücretsiz aile işçilerindeki artışın yüzde 90′ınını 6-14 yaş arası çocuklar oluşturuyor.

2013 yılında en az 59 çocuk iş cinayetine kurban gitti

Dünya genelinde istihdam içindeki çocukların sayısının ise 264 milyon olarak ifade edildiği raporda, çocuk işçi sayısı ise 168 milyon olarak belirtildi. Dünya genelinde çocuk işçiliği sayısında azalış olduğunun belirtildiği raporda, “Ülkelere göre gelir düzeyi arttıkça çocuk işçiliği azalmaktadır” dedi. Rapora göre, okula devam ederken çalışan çocukların sayısı ise 2006-2012 yılları arasında yüzde 64 oranında artarak, 272 binden 445 bine yükseldi” ifadesini kullandı.

4+4+4 yasası, çocuk işçiliğin yaygınlaşma yaşını fiilen 13′e düşürdü

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verilerine göre 2013 yılında yaşamını yitiren bin 235 işçinin 59’unun çocuk işçi olduğu da anımsatılan raporda, 4+4+4 yasası ile zorunlu ilköğretim yaşı 6-13 yaş aralığına çekilmesinin çocuk işçiliğinin yaygınlaşma yaşını fiilen 13’e düşürdüğü savunuldu.

Sendika.Org

http://www.sendika.org/2014/04/23-nisanda-turkiye-manzarasi-8-milyon-397-bin-cocuk-isci/
23 Nisan’da Türkiye manzarası: 8 milyon 397 bin çocuk işçi
23 Nisan 2014
23 Nisan Çocuk Bayramı vesilesiyle “Türkiye’de çocuk işçiliği gerçeği” raporunu açıklayan DİSK-AR, dünyada her 5 çocuktan birinin çalışmak zorunda bırakıldığı belirtilirken, Türkiye’de ise 5-17 yaş arası toplam çalışan çocukların sayısının 8 milyon 397 bine ulaştığını vurguladı

Raporda, 2013 yılında en az 59 çocuk işçinin ise iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiği kaydedildi. Son on yıl da AKP’nin sermaye politikaları sonucunda çocuk işçi sayısı %50 arttı. İstihdamın çocuk emeği üzerinden büyüdüğü bu dönemde, 4+4+4 yasası ile çocuk işçi yaşı fiilen 13′e düşürüldü.

cocuk-isci

DİSK-AR, 23 Nisan Çocuk Bayramı nedeniyle, “Türkiye’de çocuk işçiliği gerçeği” raporunu açıkladı. Çocuk işçiliğinin, insani gelişim açısından ciddi bir sorun olarak görüldüğü raporda, çalışan çocukların önemli oranda eğitim hakkının da gasp edildiği ifade edildi. Dünyada her 5 çocuktan birinin çalışmak zorunda bırakıldığının belirtildiği raporda, ” Bu çocuklar sağlıklı bir çevreden ve temel özgürlüklerden de mahrum kalmakta, fiziksel, sosyal, kültürel, duygusal ve eğitsel gelişime zarar veren koşullarda çalıştırılmaktadır” denildi. Çocuk işçilerin ücretsiz işçi ya da ucuz işgücü olarak en çok sömürülen kesimi oluşturduğunun altının çizildiği raporda, çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılması için emekten yana programlara ihtiyaç olduğu tespiti yapıldı.

Çocuk işçi sayısı son 10 yılda %50 arttı

Türkiye’de 1999-2006 yılları arasında istihdam edilen çocuk sayısının 2 milyon 270 binden, 890 bine düştüğünün ifade edildiği raporda, “Ancak 2006-2012 yıllarında çocuk işçiliğinde azalma eğilimi dururken, özellikle tarım kesimindeki artış ile birlikte çocuk işçi sayısı tekrar arttı. 2012 yılında çocuk işçi sayısı 893 bine ulaştı. TÜİK istatistiklerinden yapılan hesaplamaya göre, istihdam içinde değerlendirilmeyen ev işlerinde çalışan çocukların sayısı 1999 yılında 4 milyon 447 bin iken, 2006 yılında 6 milyon 540 bine ulaştı. 2012′de ise yaklaşık 1 milyon kişi artarak 7 milyon 503 bine yükseldi. Böylece, 5-17 yaş arası toplam çalışan çocukların (istihdama katılan ve ev içinde çalışan) sayısı 8 milyon 397 bine ulaştı. Toplamda çalışan çocukların tüm çocuklara oranı ise 1999′dan bu yana yüzde 41′den yüzde 56′ya çıktı” denildi.

İstihdam artışı çocuk emeği üzerinden

Yoksulluk ve eğitim politikalarının çocuk emeğinin acımasız döngüsünü besleyen unsurlar olduğu tespitinin yapıldığı raporda, dünya genelinde çocuk işçilerin yüzde 60′ının (129 milyon) tarım sektöründe olduğu belirtildi. Tarım sektörünün meslek hastalıkları ve iş kazaları açısından en tehlikeli sektörlerden birisi olduğuna dikkat çekilirken raporda, “En kötü biçimlerde çalışan çocukların 3′te 2′si ücretsiz aile işçileridir” denildi. Türkiye’de 2012 verilerine göre, 2006 yılından bu yana ücretsiz aile işçisi çocuk işçilerin, toplam çocuk işçiler içerisindeki oranının yüzde 41′den yüzde 46′ya, sayısının ise 362 binden 413 bine yükseldiğinin ifade edildiği rapora göre, tarım sektöründe çalışan çocukların sayısı da 73 bin kişi artarak 326 binden 399 bine, toplam çocuk işçilere oranının ise yüzde 37′den yüzde 45′e ulaştığı belirtildi. Rapora göre, tarımdaki istihdam artışının yüzde 66′sı ve ücretsiz aile işçilerindeki artışın yüzde 90′ınını 6-14 yaş arası çocuklar oluşturuyor.

2013 yılında en az 59 çocuk iş cinayetine kurban gitti

Dünya genelinde istihdam içindeki çocukların sayısının ise 264 milyon olarak ifade edildiği raporda, çocuk işçi sayısı ise 168 milyon olarak belirtildi. Dünya genelinde çocuk işçiliği sayısında azalış olduğunun belirtildiği raporda, “Ülkelere göre gelir düzeyi arttıkça çocuk işçiliği azalmaktadır” dedi. Rapora göre, okula devam ederken çalışan çocukların sayısı ise 2006-2012 yılları arasında yüzde 64 oranında artarak, 272 binden 445 bine yükseldi” ifadesini kullandı.

4+4+4 yasası, çocuk işçiliğin yaygınlaşma yaşını fiilen 13′e düşürdü

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi verilerine göre 2013 yılında yaşamını yitiren bin 235 işçinin 59’unun çocuk işçi olduğu da anımsatılan raporda, 4+4+4 yasası ile zorunlu ilköğretim yaşı 6-13 yaş aralığına çekilmesinin çocuk işçiliğinin yaygınlaşma yaşını fiilen 13’e düşürdüğü savunuldu.

Sendika.Org

http://www.sendika.org/2014/04/23-nisanda-turkiye-manzarasi-8-milyon-397-bin-cocuk-isci/
Daha az göster

20 Nisan 2014 Pazar

YAŞAM VE ÖLÜM -2- / Mahmut Ayaz yazdı…


Çevremdeki yoz ve uyuz entel-dantel (entelektüel değil!) güruha
Yaşantılarınız ve aşklarınız parantez içine alınmış ünlem ve soru işaretleriyle, üstü çizilmiş satırlarla dolu bir müsvedde. Çıldırtan bir kısırdöngü. Bir yerlere gitmeye çalışırken, dönüp dolaşıp hep kendinize, yanlışlarla dolu kendinize çıkıyorsunuz. Çıkmaz sokak! Çıksa da, ya da çıksa çıksa yanlışlara çıkan çıkmaz sokak. Hiç kimseye çıkmıyor, hep kendinize çıkıyorsunuz. Biçim olarak değişseniz de, öz olarak hep aynı kalıyorsunuz. Eteklerinizde sakladığınız sabun köpüğü gibi ilişkileri/taşları dökün artık ve evinizin önünü süpürmeyi ihmal etmeyin artık. Yoksa bok götürecek sizi, yoksa boğulacaksınız.
 
Bedenin bedenle sevişmesi aşk değildir. Tenin tene sürtünmesiyle aşk yeşermez; öğrenin artık. Bedenin bedene aşkı, doyurulmamış şehvetten başka nedir ki? Bedenin şehvetini boşuna doyurmaya çalışmayın, ki, bedenin şehveti doyurulmaz. Bedenin şehvetinin doyumu hep anlıktır. Boş ve boşuna arayışlarda tenzil-i rütbeye uğramayın. Teninizi boşuna pörsütmeyin. Aslolan yüreğin şehvetinin doyurulmasıdır. Yüreğin şehvetini doyuracak biricik şey, gerçek sevgidir. Bedeninizi konuşturursanız nesne, yüreğinizi konuşturursanız özne olursunuz. Bedeninizin değil, yüreğinizin dilini konuşturun. İşte o zaman hayatın yüzüyle değil, hayatın özüyle örtüşürsünüz. Doyumsuz tenlerinize kezzap dökün artık. Kör yüreklerinizi ister bıçaklayın, ister parçalayın ama kanatın, sarsın ve tahrip edin. Şu kör, sağır ve dilsiz yüreklerinize ulaşın ve ona aşkı öğretin artık. Apış aralarınız değil, yürekleriniz ve beyinleriniz zonklasın artık.
 
Sizi, kendinizi öldürmeye davet ediyorum. Evet, yıkın, yerle bir edin kendinizi, öldürün, devirin, devrim yapın ve yeniden yaratın kendinizi. Varolan bir şeyi değiştirin demiyorum; bu reformizmdir. Yıkın ve yeniden yaratın. İşte bu devrimdir. Sizi devrime davet ediyorum. Her gün onursuzca öleceğinize, bir gün onurluca ölün ve yeniden dirilin onurunuzla.
 
Madalyonun iki yüzü: ölüş ve diriliş. Madalyonu ters çevirin. Bu davet, cinnete ve cinayete değil, cennete çağrıdır. Tanrının cenneti değil ama sizin cennetiniz. Tanrının cenneti gibi kendisi de yalandır, gerçek olan insandır ve insanın cennetidir/insanın kuracağı cennettir. Sizi kendinizi öldürmeye davet ediyorum. Yoksa kendinize ne yüzle bakacaksınız? Üç günlük ömürde üç kuruşluk yaşanmaz ki!
- 3 –
İnsana en çok koyan nedir, biliyor musun Arkadaşım? Her kulağa göre ağız olmayan, her ağıza göre kulak olmayan, nabza göre şerbet vermeyen, dürüstlüğü ve içtenliği yaşamının/ilişkilerinin temeline oturtmuş ve neredeyse soyu tükenmekte olan ve aslında koruma altına alınması gereken nev-i şahsına münhasır bir insana, insani vasıfları çoktan yitirmiş ve ahlaki değerleri terk etmiş birinin ya da birilerinin kalkıp etik değerler üzerine söylev çekmesi, ders vermeye kalkışması ya da çamur atması hangi akla, hangi mantığa, hangi insanlığa sığar? Adına insan denen canlı varlık dışında, hangi canlı varlık bu denli cahil ve aptal, bu denli zalim ve zorba, bu denli zayıf ve bağımlı ve bu denli alçak ve aşağılık olabilir? Yalancılık ve ikiyüzlülük başta olmak üzere, hemen her türlü aşağılık tavır ve davranış tarzı üzerine birbirleriyle yarışarak ittifak ediyorlar. Ah ülkem, sen cinnet ve cinayetler, etik ve estetik bir yıkım ülkesisin artık.
 
Yaşam, bu insanların nüfus cüzdanlarından ibaret. Nüfus cüzdanları, yani tek başınalıkları, adları, adresleri, doğdukları ve yaşadıkları kentler gibi yalnızlıkları… Bir kabile ruhuyla hareket eden bu güruh, birer yalnızlıklar kolonileri kurmuşlardır yalnızlıklarını inkar üzerine. Her kulağa göre ağız ve her ağıza göre kulak oluşları bundandır. İkiyüzlülüğe, yalana, sahteliğe sığınarak, yalnızlıklarını diğer yalnızlıkların yanına koyuyorlar. Diğer yalnızlıklarla her konuda müttefik oldukça da yalnızlıkları çoğalıyor. Bir yanlışı bir diğer yanlışla ortadan kaldırmak mümkün müdür Arkadaşım? Evet demenin kolaylığını, hayır demenin zorluğuna tercih edenler ve böyle diyerek başkalarını kazanırken kendilerini kaybedenler, bunu nereden ve nasıl bilebilirler ki! Siyasal, duygusal, düşünsel v.b. her açıdan körlüğün karanlığına yuvarlanmışlardan ne beklenebilir ki? Yalnızca bir şey beklenir ve de hep bunu yaparlar zaten; tuttuklarını bırakmazlar. Oysa tuttukları, yalnızlıklarını gidermek için yapıştıkları başka yalnızlıklardır. Bunu bilmezler. Çünkü görmezler. Hem de her açıdan ve güruh halinde kördürler. Tek kurtuluşları yalan yanlış ömürlerini kendilerince yaşayabildikleri kadar yaşamak, yani intiharı zamana yaymaktır. Kendini yitirmiş, kendisi olamamış ve durmadan başkası olan, sürünün nicel görkemiyle kendinden geçmiş olan ve yok olan bir müritten ne beklenebilir ki? Omuzlarının üzerinde kendi kafasını taşımayan insan, insan mıdır ya da ne kadar insandır Arkadaşım?
* * *
Hüznümü daha fazla kanatma artık Arkadaşım. Şu anda, şimdi dünyanın dört bucağında zalimler ortalığı kan ve ateşe boğarken, yani yüreğimi kan ve ateşe boğarken, bir de sen hüznümün kanını dökme Arkadaşım. Hüznümün kanının akması, içimdeki çocuğun gözyaşlarının akmasıdır. İçimdeki çocuğu daha fazla hırpalayıp örseleme Arkadaşım. Ben insan olmanın bedelini çoktan ödedim. Hem de çok ağır ödedim. Şimdi, bu bedeli çok ağır ödenerek kazanılmış insanı, çok basit, çok ucuz, çok çirkin, hatta çok bayağı bir üslupla karalamaya çalışmak hangi vicdana sığar ki Arkadaşım.

Ha sahi siz hiç insan olmayı denediniz mi? Denemediyseniz niçin bir ‘insana’ saldırıyorsunuz? Saldırıyorsunuz, çünkü insan değilsiniz. Çünkü, bir insanın varlığı size insan olmayışınızı anımsatıyor. İşte bu yüzden bir insana tahammül edemiyorsunuz. Onu yok ederek, kendinizi var etmeye çalışıyorsunuz. Oysa eğer onu yok ederseniz, kendiniz de her açıdan tamamen yok olacaksınız. İnsan olmanın da, insanlıktan çıkmanın da bir bedeli vardır ve herkes bu bedeli öder Arkadaşım! Siz sistemin mamûlü malûl mantaliteliler, siz hiçbir zaman başınız dik gezemeyeceksiniz. Zamanın zulmüne uğrayacak olan o utanmaz başınız, birer birer düşecek omuzlarınıza. Şimdilik hüküm veren ve hüküm süren sizsiniz. Başta hayatın olmak üzere, her şeyin profesörü ve profesyoneli sizsiniz! Size göre sizin dışınızdakiler amatör bile değil. Kiralık hüzünlere ve sahte neşelere boğulanlar, hüznün katmerlisini, neşenin içtenliklisini ve en alasını nereden ve nasıl bilebilirler ki? Satılanlar ve satın alanlar, kiraya verenler ve kiralayanlar beni anlamazlar. Onların gözleri kör, kulakları sağırdır. Onların, duyabilen ve görebilen tek organları apış aralarıdır. Sağılmayan süt kururmuş derler, sakın ha o pis sütünüzü kurutmayın. Desem de, demesem de kurutmayacak, hep birilerine o pis sütünüzü gururla sağdıracaksınız. Amma da gururluymuşsunuz. Gururun g’sinden bile habersiz olanların gururunu sevsinler.
* * *
Sen eskiden böyle değildin Arkadaşım. Sen eskiden utanırdın. Yüzün de, gözlerin de utanırdı. Zehir zemberek ağlamayı da, şen şakrak gülmeyi de bilirdin. Sen eskiden ne iyi insandın. Oysa şimdi insanın i’si bile yok. Ne çabuk yitirdin insanlığını? Ne çabuk öldün?! Bir insan bu kadar çabuk, bu kadar kolay ölebilir mi? Bir insan insanlığını bu kadar çabuk yitirebilir mi? Yitirebiliyorsa o zaman insan değildir. Kendisini insan diye yutturan da insan değildir. İnsana hakaret eden, insana iftira eden, insanı inkar eden, adını koyamadığım bir varlıktır. İnsanlık dışı tüm semptomların mevcut olduğu bir varlıktır. Yüzü kızaran tek varlık hangisidir? Utanmayana, yüzü kızarmayana insan denir mi Arkadaşım?
* * *
Niçin bu kadar çamaşır değiştiriyor ve niçin her çamaşırınızı saklıyorsunuz? Ne kadar yıkasanız da çamaşırlarınız kirlidir! Biliyorsunuz. Bildiğiniz halde durmadan yıkıyorsunuz. Boş ve boşuna bir çaba! Bunu da biliyorsunuz. Her şeyi bile bile yapıyorsunuz. Her şeyi bile bile niçin yapıyorsunuz? Hem bunu, bütün (kirli ya da kirsiz) çamaşırlarınız apaçık ortadayken yapıyorsunuz. Tüm bunları niçin yapıyorsunuz? Kayıplarınızı kazanç göstererek ne kazanıyorsunuz? Kazandığınızı sandıkça kaybediyorsunuz. Hep kaybedeceksiniz. Siz hiç insan olmadınız ki. Azerice deyimle, siz iki eşeğin arpasını bile bölemiyorsunuz. İki eşeğin arpasını bölemeyenler, bırak yüreğini tamamen vermeyi, yüreklerini nasıl bölebilirler ki? Bölüşmenin, paylaşmanın hazzını siz nereden bileceksiniz! Çok ama çok ucuz çıkarsal kaygıların ve korkuların bataklığında çırpınan ve herkesi aptal sanan salak kurnazların başta aşk olmak üzere tüm ilişkileri hesaplı-kitaplı birer alışverişten başka nedir ki? Durmadan, usanmadan sinsice üstünü örtmeğe çalıştığınız irinli yaralarınızdan, incinmiş onurunuzdan, kurumuş, kusmuklaşmış, kurumlaşmış bunalımlarınızdan, hiç gerçekleşmemiş ve gerçekleşmeyecek olan düşlerinizden, utanç denen duygunun bir kez olsun yansımadığı yüzlerinizden, eşsiz ve çocuksuz geçen kronik sevgisiz ve kısır hayatlarınızdan ne kalacak geriye? Yıkıntılar üretmekten başka ne yaptınız ki? Yaşadıklarınız, kurumuş bir bok enkazı olarak anımsanmaya değdi mi bari?
Yaşantılarınızın, yaşamlarınızın ve onurlarınızın bok enkazı altında kalmasına değdi mi Arkadaşım?
 
Mahmut Ayaz
telgrafhane.org