vatan topraksa eğer .... ormansa nehirse madense vatan... işçiyse köylüyse aydınsa vatan ... yani yapıp yaratmaksa herşeyi yenibaştan... sevmeyi yenibaştan... alkışı yenibaştan ... bir hesabı vardır bunun sorulur ... bir hesabı soracaklar bulunur ... Akgün karagünden öcünü alır birgün .... ürker altunlu yiğitliğin senin ey bunak düzen .... ürker bu yağma saltanatın .... o kanlı karanlıktan kopup gelen bebeğin .... güneş renkli ilk çığlığından .... lenin'ler olur bu çığlık hey bekleroğlu .... marks'lar mao'lar mevlana'lar .... mustafa kemâl'ler olur hey bekleroğlu .... galile'ler gagarin'ler adsız ustalar .... ve sen olursun işte hey bekleroğlu .... kıtlıklarda .... kıranlarda .... kurtuluşlarda ..
hasan Hüseyin korkmazgil
5 Ekim 2013 Cumartesi
Bunca yıl çok ışık birikti avuçlarımda Senin olsun Esinlen sevgi dokuyan ellerimden Bunca yıl şiirin, kardeşliğin, kavganın Has bahçelerinde yarattım bu gerçeği, Sabrım senin olsun. Aşkım senin olsun.
Acıların sütüyle büyüttüğüm umutlar Mahpushane avlularında boy verdi, Dolunay menekşelendi kirli kara camlarda. Her görüşte yeniden vurulduğumuz ana evren Özgürlüğe boyadı saksımdaki çiçeği Senin olsun.
Biz ki acılar döneminden ellerimizi kirletmeden geçtik. Direncim senin olsun, sevgim senin olsun.
Tektekçi meyhanelerde terlemişti içimdeki çakal Bıyıklarımın hâlâ ayva ve rakı kokması bundandır Kendimi en zâlim şarkılar makamına yolcu ederken Fiyakamı ödünç alırdım açıkhava sinemalarından O zamanlar biz, ohhoo iki kafadar bir araya gelsek Yelkenleri fora edip hayallerimize, giderdik giderdik Sesimiz sıtma görmemiş ruhumuz mürekkep içmemişti
! Hercai birer nidâ idik yıldız şavklarıyla oynaşan
Mürekkep dedim de başıma belalar açan mektuplar Yazardım yeşil mürekkepli pelikan dolmakalemimle Hasarlı bir hayat gibi duruyor hâlâ o pelikan bende Babamdan yalvara yalvara almıştım orta ikide Esat Mahmut Kerime Nadir günleriydi, bir de Pekos Bill Çilli bir kızda denedim kemendi ilk kez boşa çıktı Okul ve ev kaçağı sayıldım, adım hep öyle kaldı
! İmlâsızdım anneme sorsalar, haylaz bir nidâ
Genciken, günler her şeye yeterken, berduş bulutlar Gibi dolaşırken dünya denilen alacakaranlık güzergâhta Cesaretimi ilk kez nerede keşfettim düşünsem hatırlarım Belki korkuyu tepeden tırnağa yaşadığım bir gündü Söz çakmaktaşından sıçrayan kıvılcım olsa nafiledir Hükmü hengâmedir artık kalbim dediğim muallakta Geyiğini yitirmiş dağ, şiirini unutmuş dil neye yarar
! Hepsi acı bir eyvah olmuştur, sitemkâr bir nidâ
Polisle çatışırken bitti galiba çocukluğum ve ilkgençliğim Yoldaşlık günleriydi; “Kardeşler!” diyordu içimizden biri “Dağın geyiği, dilin şiiri tanık olsun; anamızın ak sütü Tanık olsun ki haklıyız, kazanacağız!” Barikat günleriydi. Yaralı bir kardeşi taşırken omzumda, cesaret diyordum Sesimde tereddütsüz geziniyordu en delişmen tay Vahşi bir vadiden akıyorduk toynaklarımız kan içinde
! Alev bir nidâ idik ve arkadaşlık günleriydi
Hayatın bir hikâyesi varsa bizimki biraz da bu idi işte Ölüm en gencimizden yakaladı, on yedisindeydi Şimdi uzun uzun susuyor belleğini yitiren kim varsa Çağ nedir, unutuş ne; zaman bir iğne deliğinden geçip Darası oluyor birikmiş anıların ve ölümlerin Kekeme bir tarih yazıcısının bize ayırdığı sayfada Kanlı bir nidâ işaretiyiz, tarihin imlâsını bozan
! Yaralı bir nidâyız yaşadığımız bu dünyada
Ahmet TELLİ / N İ D A
7 Eylül 2013 Cumartesi
"Düşünce adamı bir zümrenin emir kulu değildir. hiçbir merkezden talimat almaz. Bir partiye bağlı olmayabilir. Ama tarihe angajedir. Yani vatandaş olarak vazifeleri vardır: Belli savaşları kabul etmesi, belli tehlikeleri göze alması lazımdır.
Bir devrin şuuru olmak zorundadır o. Başlıca vazifesi:
Bütün hakikatleri yoklamak, bütün yalanların maskesini yırtmak,
kalabalığa doğruyu göstermek. Bazen yangın kulesindeki nöbetçi olacaktır,
bazen engine açılan geminin kılavuzu. Sokakta insanlar boğazlanırken, düşüncenin asaletine sığınarak elini kolunu bağlamak,
düşünceye ihanettir." Cemil Meriç
silâh ve şarkı ben bütün karanlıkları bunlarla yendim doğacak çocuğumun kanında esen emekçi karımın dimdik bakışlarında ve çetelerin sipsivri uykusuzluğu silâh ve şark
benim bütün şarkılarım iri kuşlardır al ve şafakleyin ışıklı nehirler büyütür silâh seslerim tankaranlığında yekinir yürür orman yekinir yürür toprak yekinir yürür kalabalıklar ve der ki kitabın ortayerinde bütün ırmakları dünyanın kızılırmaktan geçer
açtım kırkıncı kapıyı gördüm ki atın önünde et titrer biryerleri zamanın kırdım kırkıncı kapıyı gördüm ki itin önünde ot ürperip durur hiç olmalardan şakıdı kuş yarıldı nar delirdi ateş ve başladı uğul uğul uğuldamağa bütün ırmakları dünyanın kızılırmak kızılırmak
güneşin ortasında insanlar kımıldaşır ve der ki şakıyan kuş yarılan nar deliren ateş: zaman akıyor omuzlarında kalabalık nalkırıklarıyla anasonlu duyarlığında general nargilelerin bir damla kankurusu çok eski savaşlardan belki silâhların çürümedik biryerlerinde belki pişman bir ağzın acıyarak anlattıkları aşka benzer bir karışık kıtlık direnci boyunları kafataslı saray kahramanları yığınlara vatan diye kalan yoksunluk
ne de çok özlemişiz gökyüzüne kansız bakmayı!
yıkık bir ud tiryakiliği antika cumbalarda kanaryalarında berberli bezginliği burjuvalığın bir polis burnu belki — dağdaki çarıksızın çarıksızlığı bir büyük vurgun düzeni — belki de bir lavrens vurgunun soygunu nevyork'ta döllediği bir kucak sakal sanmak belki de marks'ı toprakları denizleri insanları ingilizlemek silâhlarla beklemek sömürge sofralarını vaşington ağalarının pilâtin dişlerine taze bir kan gibisine gerinir güneşlerde saklar genişliğini şarapçasına altun tepsilerde çok büyük ölür yürek çok büyük hıncı kalır mayonezli kirenaların
yanyana birsofrada sanfransisko ve c.i.a. yâni çuval ve mızrak notrdam'ın kargalarının güldüğü
sakalları incili hümanizma satıcıları halep pazarlarından gecikmiş bir ikindi kışlalar öğlesonları asurbanipal bir böcek ölüsünün geceyi kemirdiği tektanrılı çokyataklı ve çok çok acımaklı ikindi parklarında köpek ve kıral altun ve brovningin karanlık egemenliği
konuşun soytarılar çalgılar susun daha bitmedi açlar salınır o eski sularda cüzzam yalnızlığı kirliliklerin gözün gözü sömürdüğü topraklarda ayıp ve kara şimdi çoktaaan terekesi o serüven kahramanlığın o bezirgan mutluluk balık tutar şimdi mor kuytularda
ne de çok özlemişiz gökyüzünü kirşiz sevmeyi
kırdım kırkıncı kapıyı kandım o pınarlardan başladı ugul uğul uğuldamağa bütün ırmakları dünyanın kızılırmak kızılırmak Hasan Hüseyin KORKMAZGİL / Kızılırmak Kitabından «mayonezli kirena» : ikinci dünya savaşı günlerinde, bazı ülkelerde, emperyalist ordu komutanlarına tepsi içinde sunulan çocuk ölüsü.
Kakao işçisi çocuklar Afrika'da kakao tarlasında çalışıp çikolatanın tadını bilmeyen milyonlarca çocuk var... Bugün tarihte herhangi bir zamanda olduğundan çok daha fazla köle var. Dünya genelinde tam 27 milyon kişi özgür değil. Başkaları için, onların istediği şekilde çalışmak zorunda.
Uluslararası Çalışma Örgütü'nün rakamlarına göre bugün 21 milyon kişi zorla çalıştırılıyor. Yani çalışan her bin kişiden üçü bırakamayacağı işlerde çalışıyor. Modern köle olarak sayılabilecek insan sayısı ise 27 milyona ulaşıyor. Sivil toplum örgütleri 350 yıl öncesine göre bugün daha fazla köle olduğunu savunuyor.
Modern köleler şiddetle ya da borçlandırılarak köleleştirilmiş, yasal hakları olmayan ve destek alamayan insanlar. Bu insanlar kaçak olarak hayatta kalmaya çalışıyor. Modern köleler ne bulundukları ülkenin eğitim ve sağlık imkanlarından ne de çalışmalarının karşılığı olan emeklilik planlarından yararlanabiliyor. Bu kişiler sınır dışı edilme korkusuyla hiçbir hak arayışına da giremiyor. Bu durum onların hayat standartlarını düşürüyor. Bağımlı oldukları insan kaçakçıları tarafından seks endüstrisi, hizmet sektörü, inşaat ve özel ev işlerinde çalıştırılıyorlar. 27 milyonun çok azı içinde bulunduğu şartlardan memnun.
Modern çağın köleleri göçmen, kaçak işçi, kâğıtsız yabancı, sığınmacı şeklinde isim değişerek sistem içindeki varlığını sürdürüyor.
Çikolatanın tadını bilmeyen kakao işçisi çocuklar
Her gün dünyanın pek çok ülkesinden "modern köle" haberleri geliyor ancak Afrika, bu anlamda da en şanssız kıta... Batı Afrika'da tam 2 milyon çocuk haftanın 7 günü, günde 12 saat kakao toplamak için çalışıyor.
Dünyanın dört bir yanında her yıl üç milyon ton çikolata yeniyor. Bunun yarısı Avrupa'da tüketiliyor. Bayram gibi özel günlerde ilk akla gelen hediye çikolata oluyor. Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var. O çikolataları üretenlerin çoğu, çikolatanın tadını bile bilmeyen Afrikalı çocuk işçiler.
Kakao dört bin yıl önce Orta ve Güney Amerika'da bulunmuş olsa da çikolata yapımında kullanılan kakaonun yüzde 70'i bugün Afrika kıtasında üretiliyor. Bati Afrika'da iki milyon çocuk işçinin kakao üretiminde çalıştığı tahmin ediliyor. Çocukların tercih edilme sebepleri ise çok basit: aldıkları ücret çok daha düşük.
Daha iyi bir gelecek umuduyla evlerinden alınan çocuklar beklemedikleri bir hayatla karşılaşıyor. Güne sabahın erken saatlerinde başlıyorlar. Haftanın yedi günü, 12 saat boyunca ter çalışıyorlar. Çoğu zaman tek yedikleri mısır oluyor. Onlara verilen su miktarı da kısıtlı. Yeterince hızlı çalışmazlarsa ya da kaçmaya çalışırlarsa cezalar ağır.
Uluslararası Çalışma Örgütü İLO'nun verilerine göre, köle gibi çalıştırılan çocuklar dayak ve başta cinsel istismar olmak üzere çeşitli kötü muamelelerle karşı karşıya kalıyor. Araştırmalar çocukların yüzde 94'ünün tehlikeli aletlerle çalışmak zorunda bırakıldığını söylüyor. Çalışanların yüzde 80'i bir çocuğun taşıyabileceğinden çok daha ağır yükler taşımaya zorlanıyor. Yarısı iş kazası geçirerek yaralanıyor.
Sivil toplum örgütleri yaşananların önüne geçmek için ardı ardına kampanyalar düzenliyor. 2001 yılında bu gidişe dur demek için kakao protokolü imzalandı. Protokolle çocuk işçilerle bağlantısı olmayan firmaların ambalajlarına "bu ürünün üretilmesinde çocuk işçi çalıştırılmamıştır" logosu konmasına karar verildi. Ancak şirketlerden gelen yoğun baskılar üzerine bu uygulamanın başlangıç tarihi önce 2005 yılına, daha sonra 2008'e, ardından da 2010'a ertelendi.
Son belirlenen tarihin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen yapılan tüm girişimler sonuçsuz kaldı. Afrikalı 2 milyon çocuk zor şartlarda kakao tarlalarında çalışmaya devam ediyor. Malavi’de tütün, Özbekistan’da pamuk tarlasında çalışıyorlar
Afrika kıtasında tarım alanında toplam 72 milyon çocuğun çalıştığı tahmin ediliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü'nün tahminlerine göre, dünyada 215 milyon çocuk okula gitmek yerine çalışmak zorunda bırakılıyor. Bunların 6 milyona yakını kendi rızaları olmadan zorla çalıştırılan ve emeklerinin karşılığını alamayan çocuklar. İki milyon çocuk ise madenlerde çalışıyor.
Güney Afrika ülkesi Malavi'de yaşananlar Afrika kıtasının en büyük trajedilerinden biri. Kuzey Amerika'nın sigara ihtiyacını karşılamak için binlerce çocuk Malavi'deki tütün tarlalarında çalışıyor. Çalıştıkları her 12 saat için sadece 17 cent ücret alıyorlar. yaptıkları işin bedeli ise çok ağır. Çocuklar günde 54 miligram nikotin soluyor. Bu da 50 sigaraya denk geliyor.
Özbekistan'da yaşayan çocuklar da pamuk tarlalarında zor şartlar altında çalışıyor. Ekonomisinin büyük bir kısmı pamuk üretimine dayanan Özbekistan'da iki milyonu aşkın çocuğun tarlalarda zorla çalıştırıldığı tahmin ediliyor. Üstelik bu çocukların en küçükleri henüz dokuz yaşında. Aylarca tatil yapmalarına izin verilmeden çalıştırılan çocuklara emeklerinin karşılığında herhangi bir ücret ödenmediği iddia ediliyor. Bazı uluslararası giyim firmalarıysa çocuk işçi çalıştırılmasını protesto için Özbekistan'dan pamuk alımına son verdi. Vatandaşlarını başka ülkelere kiralayan devlet: Kuzey Kore
Kuzey Kore'nin 'köle' işçileri, devlet tarafından başka ülkelere kiralanıyor. Bu işçiler, ağır ve sağlıksız şartlarda çalışmak zorunda kalıyorlar. Pek çok ülke, bu sömürü düzeninin bir parçası olmaktan şikâyetçi değil. İtaatkar oldukları düşüncesiyle, Kuzey Koreli işçileri çalıştırmaya devam ediyorlar. Üstelik ülkede kalanların maruz kaldıkları muamele de endişe verici.
100 binin üzerindeki Kuzey Korelinin dünyanın çeşitli ülkelerinde kiralık olarak çalıştığı biliniyor. Rusya, Çin, Moğolistan, Libya, Suudi Arabistan, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti ve diğer eski Sovyet Birliği ülkeleri kiralık iş gücünü kullananların başında geliyor.
İşçilerin Kuzey Kore yönetimine yılda yüz milyonlarca dolar kazandırdığı biliniyor. Ancak işçilerin eline neredeyse hiç para geçmiyor. Çünkü maaşları çalıştıkları ülke tarafından, doğrudan Kuzey Kore hükümetine ödeniyor. Örneğin Çek Cumhuriyeti'nde çalışan bir Kuzey Koreli işçinin maaşı ülkedeki asgari ücret olan 250 dolar. İşçinin eline geçen para ise 30 dolarla sınırlı. Geriye kalan para sözde işçinin rızasıyla, sosyalist devrime aktarılıyor. İşçiler kendileri için yapılmış kamplarda barınıyor. Kapısında Kuzey Koreli askerlerin nöbet tuttuğu bu kampları terk etmeleri yasak.
Durum Kuzey Kore'de kalanlar için de parlak değil. Çoğu Kuzey Koreli yeni bir umut için ülkeden kaçmak isterken insan tacirlerinin eline düşüyor. Çin'de yaklaşık 30 bin Kuzey Koreli kadının seks kölesi olarak çalıştırıldığı tahmin ediliyor. Üstelik ülkede son dönemde özellikle hapishanelerdeki mahkumların köle gibi zorla çalıştırılması gündemde. Çekilen son uydu görüntüleri ülkedeki hapishanelerin giderek genişlediğini gösteriyor. Hapishanelerdeki bu kamplarda yaşayanların sayısının 200 bini bulduğu tahmin ediliyor.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu ise hapishanelerde kurulan çalışma kamplarını ve uygulanan işkence ve yemek vermeme gibi cezaları araştırmak için kurduğu komisyonla incelemelerde bulunuyor. Çin, mahkumları köle olarak kullanıyor
Dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumunda bulunan ve hızlı bir büyüme içinde olan Çin'in ekonomik başarı hikayesinin ardında karanlık hikayelerin olduğu bir sır değil. Çinli işçiler çok çalışıp az kazanıyorlar. Üstelik modern kölelik öyle bir hal almış ki ülkede, hapishanedeki tutuklular da bu sistemin bir parçası haline getirilmiş.
Çinli işçilerin çok çalışıp az kazanmaya mecbur bırakılmış olmaları, onları bugünün modern köleleri haline getiriyor. Akla gelen ilk meslek grubu ise sayıları on milyonu bulan maden işçileri. Hemen hemen her hafta bir madende göçüğün meydana geldiği ülkede, maden işçileri çalışma saatlerine göre az kazanıyorlar ve çalışma şartları da sağlıksız. Üstelik ölüm riski de yüksek.
Sadece maden işçileri değil, çok uluslu büyük teknoloji şirketlerinin çalışanları da benzer sorunlardan muzdarip. Amerika'da bağımsız araştırmalarda bulunan Adil Emek Derneği'nin son raporunda konuyla ilgili önemli tespitler bulunuyor. Rapora göre, ülkede son teknoloji telefonlar ve bilgisayarların üretildiği fabrikalarda işçiler haftada 60 saatten fazla çalışıyor.
Oysa Uluslararası Çalışma Örgütü İLO'ya göre haftalık çalışma saati tüm mesailer dahil en fazla 48 saat olabilir. İşçilerin haftada 60 saatten fazla çalışmaları ise haftanın yedi günü hiç ara vermeden çalıştıkları anlamına geliyor. Üstelik fazla mesai ücreti de verilmeyen işçilerin aylık ortalama geliri 360 dolar.
Maden ya da fabrika işçilerinden daha kötü durumda olanlar da var. Bunlar, hapishanede kalıyor, üretim yapmaya mecbur bırakılıyorlar. Aksi halde hapishanedeki en temel haklarından mahrum kalıyorlar. Hapishane köleleri olarak anılan bu grup, Çin'in özellikle son 20 yılda tüketim mallarının en büyük ihracatçısı haline gelmesinde önemli bir paya sahip. Yunanistan’daki köleler: Göçmenler
Antik yunanda, medeniyetin yükselmesindeki en önemli etkenlerden biri kölelerin iş gücüydü. Öyle ki milattan önce beşinci yüzyılda köleler nüfusun üçte birini oluşturuyordu. Modern Yunanistan ise ekonomisini canlandırmak için onlarca yıl göçmenlerin ucuz iş gücünü kullandı. Doksanlı yıllarda eski Sovyet Bloğu ülkeleri ve Balkanlar'dan gelen göçmenler az para getiren ağır işlerde çalıştı. 2000'li yıllara gelindiğinde ise Yunanistan Asya, Afrika ve Ortadoğu'dan gelen göçmenlerle tanıştı.
Yunanistan'da bugün her 10 kişiden biri göçmen kökenli. Çoğu ülkeye kaçak yollardan giren bu göçmenler, genelde Yunanistan'ı bir geçiş yolu olarak kullanıp Avrupa'ya gitmek istiyorlardı. Sığınma hakkı alıp Avrupa'ya geçmeyi başarabilenler kendilerini şanslı hissediyorlardı. Sığınma hakkını alamayanlar için ise Yunanistan yaşanması zor bir ülke oldu.
Kaçak göçmenlerin ilk karşılaştıkları sorun işsizlikti. Ekonomik krizle birlikte işsizliğin gitgide arttığı ülkede ekmek artık aslanın ağzındaydı. İş bulabilenlerin çoğu ise sosyal haklardan yoksun, ucuz ve sigortasız çalıştırılıyordu. kayıt dışı ekonomi ile mücadele eden kurumların araştırmalarına göre, bugün ülkedeki çalışanların yüzde 33'ü sigortasız, sigortasızların yarısı ise göçmen... Çoğunlukla sokaklarda ve tarlalarda çalıştıkları göz önünde bulundurulduğunda, göçmenlerin yüzde 80'inden fazlasının sigortasız olduğunu söylemek mümkün.
Sigortasız da olsa bir iş bulabilenler ise ya emeklerinin sömürülmesinden ya da hak ettikleri parayı alamamaktan şikayetçi.
Göçmenlerin şimdiki en büyük sıkıntılarından biri de artan ırkçı saldırılar. Özellikle Neonazist ırkçı parti Altın Şafak üyelerinin sokaklarda göçmenleri darp edip yaralaması, göçmenler için hayatı daha da zor bir hala getiriyor.
Bir askeri mahkeme onu her şey yüzünden dolayı ölüme mahkum ettiğinde, işkence odalarında onu epey bir ölü bırakmışlardı zaten. Yalnız olduğunu anladı. Ondan geriye kalan bu beden yoldaşları tarafından unutulmuştu. Herkes tarafından terk edilmiş, ölümün işini bitirmesini bekliyordu. Zindan yalnızlığında duvarlarla konuşuyordu. Ama savaşın sonu ölümden önce geldi ve serbest bırakıldı. San Salvador şehrinin sokaklarında duvarlarla konuşmaya devam etti, cevap vermedikleri için onlara yumruklar savuruyor, kafalar atıyordu.
Akıl hastanesine gönderildi. Orada onu yatağa bağlı tutuyorlardı. Artık duvarlarla bile konuşamıyordu. Yıllar öncesinden dostu olan Norma onu ziyarete gitti. Ellerini çözdüler. Norma ona bir elma verdi. Tek kelime söylemeden, ellerinin arasındaki elmaya bakakaldı, o ışıklı kızıl dünyaya; hemen ardından elmayı dişleriyle parçaladı, ayağa kalktı ve yatak yatak dolaşarak parçaları diğer hastalara pay etti.
Norma o zaman anladı: -Luis delirdi, ama o hala bizim Luis.E. Galeano / Zamanın Ağızları / s.317 / Çitlembik Yay